2010 dünya kupasını izleyenler hatırlar. Maçlarda taraftarlar Afrika’nın yerel zurnası “vuvuzelayı” durmadan öttürür beynimizi imbiğinden soğancığına kadar dilim dilim doğrarlardı. Final dahil tüm maçları televizyonların sesleri kapalı izledik. İspanyollar göz zevkimizi giderirken kulaklarımız yoğun bakımda geçirmişti o bir aylık süreyi. Dört duyu organımızla idare etmiştik bir ara.
Şimdi de Trump denen turuncu moron kafamızın tepesinde “trampet” çalıyor. Televizyonlarının seslerini kapatsalar bile insanlar yanı başlarına düşen bombaların gürültüsüyle başlarını sokacak yerler arıyor. Bunlara makatlar da dahil. Hominid haydut, dünyayı öyle bir hale getirdi ki insanlık avcı-toplayıcı dönemlerine geri döndü. Tutan, tuttuğunu ya silkiyor ya yutuyor.
En son Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu akşam halı saha maçına çağırır gibi evinden aldı cezaevine koydu. Bırakın uluslararası guguğu herif Amerikan iç hukuğuna bile aykırı davrandı. Hem de akla ziyan bir suçlamayla. Uyuşturucu kaçakçılığı ve ticaretiyle. Amerika’ya giren uyuşturucunun kimi kaynaklara göre yüzde birbuçuğuyla, yedisi arasında bir tutara denk gelen kısmı o da transit güzergahı üzerinde olduğu için Venezuela’dan gelirken. Meksika ise bu konuda yüzde yetmişdörtle başı çekerken. Bu gereksiz bilgiyi Trump birkaç sorti de Meksika’ya yapsın diye yazmadım elbette. Claudia’yı özel seviyorum. Trump ve ortağı Elon Musk’a yazdığı mektuptan çok daha önce yaptığı “Filistin” çıkışıyla kalbimde dört oda iki salon lebiderya bir yer edindi. Yahudi kökenli olmasına rağmen daha koltuğuna oturur oturmaz şöyle demişti; “Filistin bağımsız bir devlet olarak tanınmalıdır.” Her müslümana henüz nasip olmadı ama o bunları söyleyebildi.
Filistin demişken İspanya Başbakanı Pedro Sanchez ile Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro’nun da haklarını teslim edelim. İran, Yemen ve Lübnan’ın bir kısmı dışında bölgeye hayrı dokunan bir müslümana rastlamak zorken bu iki katolik lider, tam bir katolik tutuculuğunda İsrail’e karşı net pozisyon aldılar. Bizde ise Hayfa’dan demir alıp Tuzla’ya bırakmak üzere yola çıkan ticaret gemisinin sefer seyirleri sosyal medyada dahi yayınlanırken Galata Köprüsü’nde midye festivali tadında yürüyüşler, Refah kapısında “dostlar çarşıda görsün” kaleminden bir iki karalama, bir iki paragrafla da fısıltı.
Neyse biz yine Maduro’ya dönelim. Adamcağızın uçaktan indirilip ertesi gün “Uyuşturucu İle Mücadele Departmanına” götürülürken verdiği görüntüler içimi sızlattı, gururumu zedeledi açıkçası. 70’li yılların sonunda El Kaide’yi adli emanetteki uyuşturucu parasıyla kuran ABD, sömürmeye karar verdiği bir ülkeyi daha iftiralarıyla karıştırma kararını hayata geçirirken bizde de garip ve gereksiz çıkışlar gündeme oturdu. Yok bizden “kaymakamın terliğini” bile alamazlarmış da “mal müdürünü” bile vermezmişiz. Doğru alamazlar, doğru vermeyiz.
Biz rahibi isterler veririz, kilise aç derler açarız, ruhban okulunu hizmete sok derler sokarız. Biz Libya’da iki aşireti diğer iki aşirete karşı destekle derler destekleriz, Suriye bölünsün derler ülkeyi hıyar gibi doğrar tuzu alıp koşarız. Filistin’de direniş silahsızlandırılsın derler arabulucu oluruz. Papaların son 25 yılda Vatikan’dan sonra en çok akşam yemeğine ev sahipliğini yaparız. S-400’e para verir, kurmayın derler kurmayız. Vesaire vesaire. Ama kaymakamın terliğini, mal müdürünün kellesini vermeyiz.
Bizim önce bu komplekslerden kurtulmamız, bugünün muktedirlerinin siyaset mühendisliklerinin, algı oyunlarının ürünü olan “kibre” kapılmamamız lazım. Biz temiz bir milletiz. Yemeği yenilir, suyu içilir insanlarız. İlk yapmamız gereken bizi yönetmeye gerçekten layık olan insanlara siyaset yapmaları, politikaya atılmaları için güven ve cesaret verecek seçiciliği göstermeliyiz. Aramızdan çıkıp saraya yerleşince bizi unutanlara, unutacaklara karşı “hafızamız” olduğunu hatırlatmalıyız.. Vuvuzela zırıltıları arasında gününü gün eden görgüsüzleri davullarla zurnalarla başımıza taç etmeyi bırakmalıyız.