27 Ocak 2026 Salı   

Rafet ULUTÜRK / BULTÜRK Derneği Genel Başkanı / Bulgaristan Penceresinden

BULGARİSTAN ALVANLAR’IN SABAHI

 

Bulgaristan Alvanlar’ın Sabahı: Bir ismi değil, bir hafızayı değiştirmeye geldiler
Alvanlar direnişini yalnızca politik, etnik ya da tarihsel bir başlık altında okumak eksik kalır. Bu direnişin özünde, çoğu zaman gözden kaçan daha temel bir unsur vardır: ahlaklı insan. Çünkü hiçbir tank, hiçbir ideoloji, hiçbir baskı düzeni; ahlaki bir zemine yaslanan insan iradesi karşısında uzun süre ayakta kalamaz.
Alvanlar’da sokağa çıkan insanlar bunu “kahraman” olmak için yapmadı. Onları harekete geçiren şey, en yalın haliyle doğru ile yanlışı ayırt edebilme yetisiydi. “Bu adaletsizdir” diyebilme cesaretiydi. Devletin buyruğu karşısında insan kalabilmekti. 
Ahlak tam da burada başlar: Gücün değil, vicdanın tarafında durabilmekte.
Bazı rejimler vardır; vatandaşıyla bir sözleşme yapmaz, vatandaşını bir “özne” olarak değil, dönüştürülecek bir “malzeme” olarak görür. Gerekirse törpüler, gerekirse siler ve yerine yenisini koyar. Komünist Bulgaristan rejiminin 1984–1989 yılları arasında Türk toplumuna uyguladığı “Yeniden Doğuş” (Soya Dönüş) politikası, işte tam olarak buydu: İnsanları tek tek öldürmeden, bir halkı kimliği üzerinden yok etmeye çalışan sistematik bir kültürel imha düzeni.
Bu düzenin en çıplak, en çarpıcı sahnesi ise haritada küçük ama hafızada büyük bir yerde kuruldu: Kazan (Kotel) ilçesine bağlı Gerlovo bölgesindeki Türk köyü Yablanovo (Alvanlar).
Kimlik, nüfus kâğıdına sığar mı?
Bir toplum, çocuklarına yalnızca itaat etmeyi öğretirse, gün gelir haksızlığı da normalleştirir. Ama çocuklarına ahlakı öğretirse—yani haksızlığa karşı durmayı, başkasının kimliğine saygıyı, zulmün adını koyabilmeyi—işte o zaman hiçbir asimilasyon politikası kalıcı olamaz. Çünkü ahlaklı insan, sadece kendini değil, başkasını da savunur.
Komünist Bulgar rejimi isimleri değiştirebildi; ama ahlakı dönüştüremedi. Çünkü ahlak zorla öğretilmez. Ahlak; ailede, mahallede, ibadethanede, gündelik hayatta örnekle aktarılır. Alvanlar’da direnen yaşlılar, gençlere yalnızca bir köyü değil, bir ölçüyü miras bıraktı: “Yanlış karşısında susma.”
Rejim, Türkçe konuşmayı, Türk müziğini, gelenekleri; hatta mezar taşlarındaki isimleri bile kontrol altına almaya çalışırken hayati bir gerçeği gözden kaçırıyordu: İsimler değiştirilebilir, ama aidiyet kolay değişmez. Devlet zoruyla bir “kâğıt düzeni” kurabilirsiniz; fakat bir toplumun hafızasını, dilini, inancını ve birbirine bakışındaki tanışıklığı aynı hızla dönüştüremezsiniz.
Bir idari işlem değil, bir yok sayma
Baskıların arttığı o kara yıllarda, zorunlu isim değiştirme dalgası güneyde Kırcaali/Hasköy hattında tamamlandıktan sonra kuzeye, Gerlovo’daki Türk yerleşimlerine doğru genişletildi. Ocak 1985’te başlatılan ikinci dalga, basit bir idari uygulama değildi. Bu, devlete özgü soğuk bir dille söylenmiş açık bir cümleydi: “Artık siz yoksunuz.”
Söylentiyle böl, tankla bitir
O günlerde bölgede bilinçli olarak bir söylenti dolaştırıldı: “Sadece Alevilerin, Kızılbaşların isimleri değiştirilecek.” Yani: “Sizi birbirinizden ayıralım; bir kısmınızı hedef gösterelim; kalanını sessizliğe razı edelim.” Otoriter rejimlerin eski ve çok iyi bildiği bir yöntemdir bu: Toplumu “kimlik içinde kimliklere” bölmek, dayanışmayı kırmak, direnci parçalamak.
Ama Gerlovo’da bu hesap tutmadı. Alvanlar ve Küçükler birlikte direnişe karar verdi; Hamzalar gibi Sünni Türk köyleri de bu duruşa destek verdi. Çünkü mesele mezhep değildi, köy değildi; mesele varoluştu.
Bu direnişi anlamak için tarihçi Hasan Demirhan’ın sözlü tarih çalışmasının işaret ettiği psikolojiye dikkat kesilmek gerekir: İnsanlar yalnızca isimlerini değil, “kim olduklarını” savunduklarını hissediyordu. İşte bu duygu, baskının bireyleri tek tek hedef aldığı bir ortamda bile kolektif bir karşı duruş üretebildi.
17 Ocak: Bir bayrak, bir cümle, bir kırılma
17 Ocak günü Alvanlar halkı muhtarlık binasına Türk bayrağı astı. Bu sembolik jest, “Biz buradayız” cümlesinin sessiz ama güçlü bir ifadesiydi. Köyün dini lideri Dede Hasan Molla’nın meydandaki kalabalığa hitaben söylediği, “saf Türk olduklarını” ve Bulgar makamlarının iddialarının yalan olduğunu vurgulayan sözleri, direnişin iç sesi haline geldi.
Rejim isimleri değiştirerek sadece bireyleri “yeniden adlandırmak” istemiyordu; geçmişi, soy bağını ve hikâyeyi de koparmayı hedefliyordu. Direniş ise bunun tam tersini yapıyordu: Hikâyeyi tutuyordu. “Biz kendimizi biliyoruz” diyordu.
18 Ocak: İlk geri çekilme, ilk panik
18 Ocak’ta köye ulaşan Komünist Parti yetkilileri ve milislerden oluşan konvoyun önü topluca kesildi. Halkın kararlı duruşu karşısında yetkililer geri çekilmek zorunda kaldı. Bu geri çekilme, devlet açısından sadece bir “güvenlik” sorunu değil, otoritenin gözle görülür biçimde sarsılmasıydı.
İdeolojik rejimler için prestij kaybı, bir yönetim krizidir. Çünkü korku bir kez çatladığında, domino taşları yerinden oynamaya başlar.
19 Ocak sabahı: Saat 04.30’da başlayan hesap
19 Ocak’ta rejim geri geldi—ama bu kez ikna etmek için değil, ezmek için. İslimye (Sliven) zırhlı birliğinin desteğiyle.
Sabah 04.30’da askeri birlikler Hamzalar’a ulaştı. Türkler askerin önünü kesti. Engel aşıldı. Saat 05.00 civarında Küçükler’e, 06.00 civarında Alvanlar’a girildi. Bunlar kuru saatler değildir. Bunlar bir toplumun, “Bugün neler olacak?” sorusuna uyandığı saatlerdir.
Kış sabahının karanlığında sokaklar tank paletleriyle bölündü. Ardından dayak, tutuklama, ağır işkence; İslimye hapishanesi ve Belene Kampı… Bunlar sıradan bir güvenlik operasyonu değil, ibret için tasarlanmış bir gözdağıydı.
Rejim şunu söylemek istiyordu: “Direnmenin bedeli vardır.”
Bedel ve anlam: Neden sembol oldu?
Alvanlar direnişi bir köy olayı olmaktan çıktı; Bulgaristan Türklerinin ortak hafızasında bir eşik haline geldi. Çünkü burada sadece zulüm değil, dayanışmanın nasıl kurulduğu görüldü.
    • Bölünmek istenen insanlar birlikte durdu.
    • Yerel bir itiraz, çevre köylerden gelen destekle büyüdü.
    • Bayrak, konuşma, yol kesme gibi sembolik eylemler güçlü bir “biz” duygusu yarattı.
Bu da şunu gösterdi: Asimilasyon politikaları çoğu zaman sessizlikle karşılaşır; ama bazen hiç beklemediği bir kolektif onurla yüzleşir.
“Kazandılar mı?” sorusu
“Sonunda isimler değiştirildi” diyenler hâlâ var. Doğru, kısa vadede zorla değiştirildi. Peki uzun vadede ne oldu?
Bu süreç, Komünist rejimin meşruiyetini daha da aşındırdı. Türk toplumunun hafızasında derin yaralar bıraktı; ama aynı zamanda o hafızayı keskinleştirdi. Baskı, kimliği silmek isterken kimliğe dair bilinci artırdı: Dilin değeri, inancın anlamı, adın ardındaki tarihin kıymeti…
Bu yüzden 19 Ocak, sadece bir direniş günü değil; bir rejimin “kimlik tasarrufu”nu nereye kadar zorlayabileceğinin sınırını gösteren gündür.
Ahlaklı insan meselesi
Bugün geçmişi anarken asıl soru şudur: Biz nasıl insanlar yetiştiriyoruz?
Kimliğini bilen ama başkasının kimliğini ezmeyen; inancını yaşayan ama başkasının inancına saldırmayan; gücü eline geçirdiğinde zulme özenmeyen insanlar mı?
Tarih bunu defalarca gösterdi: Devletler yıkılır, rejimler değişir, ideolojiler çöker.
Ama ahlaklı insan yetiştiren toplumlar ayakta kalır.
Alvanlar’ın bize bıraktığı en büyük miras, yalnızca bir direniş hatırası değil; ahlakın siyasetten, vicdanın korkudan güçlü olabileceğinin kanıtıdır. Bugün en büyük mücadele, yeni tanklara karşı değil; yeni nesilleri ahlaktan koparan her şeye karşı verilmelidir.
Çünkü her şeyin temeli ahlaklı insandır. Ve onu yetiştirmek, hatırlamaktan da anlatmaktan da daha büyük bir sorumluluktur.
Hatırlamak: Bir yas değil, bir sorumluluk
Anma günleri yalnızca geçmişe bakmak için değil, bugünü tartmak içindir. Unutmak, otoriterliğin en sevdiği iklimdir. Unutursanız, aynı yöntemler başka adlarla geri döner: “Uyum”, “düzen”, “güvenlik”, “kamu yararı”…
Alvanlar’ın hatırası bize şunu söyler: Bir toplumun dili, kültürü, inancı ve ismi hedef alındığında mesele bir “azınlık meselesi” olmaktan çıkar; insanlık meselesi haline gelir.
Bu “Türk kimliği kurtuluş savaşı” sayılabilecek mücadelede, Mümin Gençoğlu gibi ses olmayı göze alan isimleri anmak da bu yüzden önemlidir. Çünkü baskı sadece içeride uygulanmaz; dışarıdaki sessizlikle de beslenir. 
Ses, sessizliği delen ilk çatlağı oluşturur.
19 Ocak 1985’i bir tarih bilgisi olarak okumak kolaydır. 
Zor olan, o tarihin bugün bize ne söylediğini duymaktır. 
Alvanlar’da tanklar yürüdü; ama bir şeyin üzerinden geçemediler: 
Bir halkın “Ben kimim?” sorusuna verdiği cevabın.
Unutmayın. Unutturmayın.
Çünkü hatırlamak, bazen hayatta kalmanın en onurlu biçimidir.

Tarih: 20 Ocak 2026 Salı    Hit: 1367




Henüz yourm yapılmadı, ilk yorum yapan sen ol