DEVLET kavramının çeşitli tanımları yapılmıştır. En çok bilineni; Üç Unsur Teorisi’dir. Bu teori Georg Jellinek’in ilk baskısı 1900 yılında yayınlanan Allgemeine Staatslehre’de yer almıştır. Bu teoriye göre devlet, üç unsurdan oluşur. Bu üç unsur; insan, toprak ve egemenlik’tir.
Bu tanımda birinci unsur olarak yer alan yer alan insan topluğunun adı -hukuki anlamda- millet’tir. Millet, sıradan bir insan topluluğu değil, birbirilerine güçlü bağlarla bağlanmış insanlardan oluşan topluluğu ifade eder.
Devletin ikinci unsuru topraktır. Toprak ülke demektir. Toprak, üzerinde yaşayan milletin, egemenlik kurduğu ve sınırları belirli olan alanın adıdır.
Devletin üçüncü unsuru egemenlik; ülkede yaşayan milletin iktidarı anlamına gelir. Şüphe yok ki, devletin kurulabilmesi için bu üç unsurun üçünün de bir araya gelmesi gerekir. Konumuz devlet konusunda akademik bir yazı yazmak değil. Konumuz büyük devlet olmak.
Büyük devlet olmanın olmazsa olmazı elbette köklü bir geçmişe sahip olmaktır. Ancak onunla kalınmaz, onun yanında yaşananlara ve yaşanacaklara dair geniş bir perspektiften bakmak ve stratejik davranışlar ortaya koymak gerekir. Bunun içinde büyük planlar, büyük hedefler olmak zorundadır. Köklü geçmiş ve aydınlık gelecek bu bakımdan önemlidir. Çünkü İbni Haldun: “Geçmiş geleceğe, suyun suya benzediğinden daha çok benzer” diye yazmaktadır.
Büyük devlet olmak bazen bir ideoloji, düşünce olsa da bazen de tarihin ve coğrafyanın size yüklediği kaçınılmaz bir görev ve misyondur. Türkiye, böyle bir görevi omuzlarında her dem hisseden bir devlettir. Köklü geçmişiniz “Kerim Devlet” medeniyetinden geliyorsa, bu görevden kaçamazsınız. Etrafımızın ateş çemberi olduğu ortada. Ama bu ilk defa bu yıllarda var olan bir gerçek değil ki. Kurduğunuz medeniyet; fok balıklarını sopalarla kafasına vurarak öldürmeyi nerdeyse milli spor haline getirmemiş, aksine mükemmel tarihi eserlerin en gözde yerine kuş kafesleri koymuşsa, yolda kalmış olanlara hanlar, aç kalmış olanlara aşevleri yapmışsa, kimsesizlerin kimsesi olmayı esas kabul etmişse, dünyanın neresinde olursa olsun zulme uğrayanın yanında olmuşsa siz büyük devlet olmaktan kaçamazsınız. Bu bakımdan Türkiye’nin bu görevden kaçma, bu görevi kabul etmeme lüksü yok. Hal böyle olunca, sınırınızın dibinde olan bitenden haberdar olmanız gerektiği gibi, dünyanın bir ucunda olan bitenden de haberdar olmanız gerekiyor. Haberdar olmak yetmez, usulünce müdahil olmanız gerekiyor. Bunun için de ayağınıza vurulmuş olan prangaları çıkarıp atmanız ve yeni vurulmak istenen prangalara izin vermemeniz gerekiyor. Geçmişte, düyun u umumiye ile yapılmak istenen şey, son 30 yıldır PKK terörüyle yapılmak istenen şey, 17-25 Aralık 2013’te yapılmak istenen, 15 Temmuz 2016’da yapılmak istenen şey yeni prangalar koymak ve büyük devlet olmasına izin vermemek arzusundan başka bir şey değildi.
Türkiye’nin büyük devlet olması yolunda en büyük çabayı harcayan Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın sözleriyle son noktayı koyalım: "Büyük devlet olmak, güçlü olmak, müreffeh millet olmak kolay değil, bunun için hem vatanımıza yönelik saldırılarla mücadele edeceğiz hem de daha çok yatırım yapmak, daha çok üretmek, daha çok ihraç etmek, daha çok istihdam etmek suretiyle kalkınmamızı sürdüreceğiz. Bizim bir medeniyet iddiamız var ve bunu da başaracağız. Medeniyetleri taş üstünde taş koymayanlar değil, taş üstüne taş koyanlar kurabilir, geliştirebilir, yükseltebilir. Bunun yolu da çalışmaktan geçiyor. Eğer siz kendiniz için çalışmazsanız, birileri gelir sizi kendileri için çalıştırır. Artık bu millete eğilmek yok."
Etiketler: