Güzel yurdumuzu 67 vilayetken de tamamen gezdim 81 vilayetken de. Hatta son olarak yaklaşık altı yıl önce 60 tanesinin üzerinden şöyle bir geçtiğim de oldu iki yıl içinde. Çok değişti tabi her şey, her yer. 24 saatte gittiğimiz yerlere artık karayoluyla neredeyse yarısı kadar sürede varabiliyoruz İstanbul’dan. Şehirlerdeki ayrılıklar hemşehriler arasında belki tatlı atışmalara sebep olmuş ama kimse kendi valiliğinden şikayetçi değil temelde. Batman ve Şırnak Siirt’ten, Iğdır ve Ardahan Kars’tan, Bartın ve Karabük Zonguldak’tan ayrıldı diye kimse kimsenin koyununa “kışşşt” köpeğine “hoşşşt” demiyor. Ülkenin en küçük yüzölçümüne sahip şehirlerinden İstanbul’da hiç kimse Yalova’nın kendilerinden ayrıldığı için Yalova’nın eski kaymakamlarının evlerini taşlamıyor. Biliyor ki herkes, Ankara merkez çünkü.
Şehirlerdeki ayrılıklar köylü, tüccar,esnaf,sanayici arasında da yeni motivasyonlar oluşturmuş, Antep’te “son numara” olan biri Kilis’te “on numara” diye anılmaya başlamış. Sıralar, sıralamalar, protokoller değişmiş. Ama kimse kimsenin katırına “kaçakçı katırı” diye burun bükmüyor. Bayburtlular hoş görsün Bayburt bile vilayet artık. Trabzon’dan giderken kimse ‘Gümüşhane’ye gidiyorum’ demezdi eskiden de eğer yolculuk Bayburt’aysa. Bayburt’a gidilirdi. Çok duyardım Bayburt ilçe olarak kalacaksa Erzurum’a bağlansın dileklerini. Bir de bizim Of var. Şeytan kulağına kurşun sanki dersiniz hepsi “başka tanrının çocukları”. Her yerde memleketi sorulan şehrinin ismini verince konu gündemin diğer maddelerine geçer. Bizde öyle değil.
-Nerelisin? Trabzon…
-Neresinden? Of….
-Ulan sen ne biçim Oflusun… derler hemen. Oflu hiç Trabzonluyum der mi?
Konu kapanana kadar kütüğü yaşadığınız şehre aldırmaya bile karar verirsiniz. Ama sonra vazgeçersiniz. Ankara merkez çünkü.
Yaklaşık iki yıldır ülkenin gündeminde bir “Terörsüz Türkiye” kampanyası var. Bölgesel stratejik gelişmelerden bağımsız düşünülemeyeceği için tasarlandığı, bir devlet politikası olduğu iddia edilen bir süreç. Mecliste komisyonlar kuruldu, partiler arası görüşmeler başladı. Apo’dan “kurucu önder” bile yapıldı. Hatta mucidi neyle besleniyorsa “suça karışmamış terörist” kavramı bile icat edildi. 12 maddelik bir kanun çıkarıldı. İlk iş “suça karışmamış teröristleri” milletin içine karıştırmak. Sonra “toplumsallaşma” aşamasına geçmek. Şimdilik taraflar, beraber resim verenler seçilmiş hükümetle, terörist başı Apo. Fotoğrafı bir de çerçeve yasa ile anıtlaştırdılar. Mecliste okumadan altına imza atılması dahi tartışma konusu yapıldı. PKK/KCK ve bağlı oluşumlar ,“örgüt” kanunla kurulacak özel yapı ise “kurul” olarak anılacak. Kanunun 7.maddesinde belirtilen kurulun içindekilerin de ne olacağından haberleri olduğu hakkında bir izlenim edinmedim. Kervan yolda düzülecek. Sadece hancı belli. O da BarRack.. Tabi bütün olan biten onun kafasının altından çıkmıyor ama tüm akıllar, onun kel başına “şimşir tarak” olmak durumunda. Çok bilinen makara tabiriyle “oyun büyük”. Sorun ise daha cüsseli. Neden mi? Ankara merkez değil çünkü.
Taraflar bir kere sorunun üzerinde mutabık değiller. Sorunun tanımı sorunlu. Bir taraf meseleye “terör” olarak bakarken diğer taraf bilinen adıyla “Kürt sorunu” olarak değerlendiriyor. Apo’nun Kürtler üzerinde ağırlığının olup olmadığı ise artık tartışmaya bile değmez. Bu açıdan bakıldığında ‘Apo’yla terörden başka bir şey konuşulmaz, sorun “terördür”’ diyenler haklı. Ama bu topraklarda terörün ne başlaması ne de bitmesi onun elinde değil. Maalesef ülkeyi yönetenlerin de. Bu da Ankara merkezli değil çünkü. Anlaşılması basit. Meselenin kendisi ithal.
Meseleye “Kürt sorunu” olarak bakmak ise daha fazla akıl gerektirir. Dünyada Kürtlerin “Kürdistan” olarak tanımladığı bölgenin günümüzde sıkça dile getirilen bölünmüşlüğü önce Osmanlı ile Safevi Devleti arasındaki Kasr-ı Şirin, sonra da Türkiye ile müttefik devletler arasında imzalanan Lozan Antlaşmaları ile keskinleşmiştir. İki antlaşma arasında 300 yıl vardır. İlkiyle ikiye, ikincisiyle dörde bölünen bölge, o tarihlerden itibaren hep batının ilgi alanında, bölgede çıkarılacak kavgaların oluşturulacak fitnelerin şantiye sahası olmuştur. Bugün de öyledir. 1920’de Sevr’de imzalanan ancak Meclis’te hiçbir zaman onaylanmayan antlaşma ile İngiliz, Fransız ve İtalyanlardan oluşan bir komisyonla kurdurulmak istenen özerk yapı talepleri sadece bizde değil Irak, Suriye ve İran’da da yıllardır dile getirilmektedir.
Irak’ta sağlanan sözde ilerleme, Mazlum Abdi’nin kendisi gibi terörist meslektaşı Golani ile sözüm ona entegre olmasıyla sağlanmış gösterilmeye çalışılmakta, PKK/KCK’nın bağlı oluşumları da Suriye merkezi hükümeti ordusuna bağlandı havası yayılmaktadır. Hedef önce İran üzerindeki hedeflerin yakalanılması sonra da dördüncü parçanın üzerinde “vaad edilmiş toprak” hevesi ve hayali uyandırılmasıdır. Türkiye’deki Kürtlerin- ki bu bile sağlıksız bir tanımlamadır- İran, Irak ya da Suriye’deki soydaşlarıyla bir kefede tutulması her şeyden önce bu ülkeye haksızlıktır. Etnik kökeni ya da inancı ne olursa olsun samimiyetsiz siyasilerin elinde “oyuncak”, politik kartlarında “joker” olarak kullanılmak dışında bu ülkede bir “Kürt sorunu” olduğuna inanmak bile zor. Olmadığını bilenin halini düşünün. Bu sefer Ankara merkezli değil, insan merkezli.
Biz ekmeği yenir, suyu içilir şerefli bir milletiz. Bizim ne bağrımızda ne toprağımızda insanı insandan ayıracak tohum yeşermez. Bunu yapmaya çalışan “hibritçiler” olacak hatta hiç eksik kallmayacaktırlar. Bizde kendisini örneğin benim gibi “antisiyonist” olarak tanımlayan biri “antisemitik” tavrı ar sayar . Bilir ki ilk ırkçı şeytandır. Ateşten olduğuna güvenmiş, çamura bulanmıştır. İsrail’in, Amerika’nın, İngilizin aklı ile bu milleti düşünmeye zorlayacak her türlü girişim hem ihanet hem zulümdür. Adları üstlerinde….Ne önce insan ne de Ankara merkezli değildirler çünkü…