Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerine baktığımızda, devletin çöküşünün arkasında yalnızca savaşlar ve dış güçlerin baskısı olmadığını görürüz. Saray harcamaları, büyüyen bürokrasi, yolsuzluklar ve devlet kaynaklarının kişisel çıkarlar uğruna tüketilmesi de bu çöküşte önemli rol oynamıştır.
Saraylıların, hanedan mensuplarının, sultanların, şehzadelerin, prenslerin ve damatların sayısı arttıkça, devletin sırtındaki yük de ağırlaşıyordu. Her birinin sarayları, yalıları, kasırları, köşkleri ve kendilerine ait ayrı bir yaşam düzeni vardı.
Bu gösterişli hayatın bedelini ise devletin hazinesi ve halk ödüyordu.
Saraylar ve yalılar için Galata bankerlerinden yüksek faizlerle borçlar alınıyor, ödenemeyen borçlar karşılığında devletin arazileri, limanları ve değerli varlıkları yabancı sermayedarlara devrediliyordu.
Sarayın dışında kalan devlet görevlileri de kendi çıkarlarını korumak için fırsat kolluyordu. Paşalardan en küçük kalem memuruna kadar uzanan bürokratik yapı içinde rüşvet ve yolsuzluk yaygınlaşıyor, devlet makamları kişisel kazanç elde etmenin araçlarına dönüşüyordu.
Bir zamanlar üç kıtada hüküm süren imparatorluk, kendi kaynaklarını koruyamaz hale gelmişti.
Saraylar yükselirken devlet çöküyordu
Dolmabahçe Sarayı’ndan Sarıyer ve Kavaklar’a kadar uzanan Boğaz hattında, Osmanlı’nın son döneminden kalan çok sayıda saray, yalı ve kasrın izlerini bugün de görebiliyoruz. Bu yapıların bakımını yapmak, içinde yaşayanlara hizmet etmek için binlerce insan çalışıyordu. Aşçılar, bahçıvanlar, garsonlar, çalgıcılar, seyisler, uşaklar ve arabacılar…
Bütün bunların maaşlarını ödemek, gösterişli hayatı sürdürmek için sürekli kaynak gerekiyordu.
Devlet bu yükü taşıyamaz hale geldiğinde ise gözler, milletin ortak değerlerine çevriliyordu.
Ataların savaşarak aldığı topraklar, limanlar ve başka değerli varlıklar elden çıkarılıyor, devletin ekonomik bağımsızlığı giderek zayıflıyordu.
1912’de Balkan Savaşları sırasında Selanik’in Yunan kuvvetlerine teslim edilmesi de Osmanlı’nın içine düştüğü askeri ve siyasi zafiyetin acı örneklerinden biri olarak tarihe geçti.
Geçmişin hataları, bugünün uyarısıdır
Osmanlı’nın son döneminde yaşananları yalnızca tarih kitaplarında kalmış olaylar olarak değerlendirmek büyük bir yanılgı olur.
Çünkü devletin kaynaklarının ayrıcalıklı kesimlerin çıkarları uğruna tüketilmesi, kamu makamlarının kişisel kazanç kapısına dönüştürülmesi ve halkın sırtına ağır yükler bindirilmesi, her dönemde bir ülkenin geleceğini tehdit eder.
Bugün Türkiye’de de siyasetin, bürokrasinin ve kamu yönetiminin içinde bulunduğu tartışmalar, geçmişten çıkarılması gereken dersleri yeniden gündeme getiriyor.
İktidarın, muhalefetin, siyasi parti yöneticilerinin, delegelerin ve farklı siyasi çevrelerin oluşturduğu yapı içinde, kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığı ve kimlerin bundan faydalandığı sorusu önemlidir.
Siyasi makamlar kişisel çıkar sağlamak için değil, milletin sorunlarını çözmek için vardır.
Devletin kaynakları da siyasi çevrelerin, yakınlarının veya belirli çıkar gruplarının değil, milletin ortak değeridir.
Halkın sırtındaki yük ağırlaşıyor
Bugün vergi yükünü taşıyan, hayat pahalılığıyla mücadele eden, geçim derdine düşen yine halktır.
Emekli ay sonunu getirmeye çalışıyor, işçi kazandığı ücretle ailesinin ihtiyaçlarını karşılamak için mücadele ediyor, esnaf artan maliyetler karşısında ayakta kalmaya çalışıyor.
Bütün bunlar yaşanırken, kamu kaynaklarının doğru kullanılıp kullanılmadığı daha da önem kazanıyor.
Çünkü halkın ödediği vergiler, birilerinin lüks hayatını sürdürmesi için değil, halkın yaşamını kolaylaştırmak için kullanılmalıdır.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın da kamu kaynaklarının kötüye kullanılmasına karşı mücadele edileceği ve gereken hesaplaşmanın yapılacağı yönündeki açıklamaları, bu açıdan önemli bir mesajdır.
Ancak asıl mesele, bu açıklamaların somut adımlarla desteklenmesidir.
Kim olursa olsun, hangi makamda bulunursa bulunsun, kamu kaynaklarını kendi çıkarı için kullanan herkes hesap vermelidir.
Yolsuzluk iddiaları araştırılmalı, suç varsa ortaya çıkarılmalı, sorumlular hukuk önünde hesap vermelidir.
Gemi batmadan önlem alınmalı
Bu ülke bir fon vurgununu daha kaldıramaz.
Kamu kaynaklarının kötüye kullanılması, devlet kurumlarının zarara uğratılması ve milletin parasının kişisel çıkarlar için kullanılması, yalnızca ekonomik bir sorun değildir. Aynı zamanda adalet ve güven meselesidir.
Osmanlı’nın son döneminde devletin kaynakları tükenirken, ayrıcalıklı kesimler kendi yaşamlarını sürdürmeye devam ediyordu. Halkın yükü ağırlaşırken, çıkar çevreleri kendi kazançlarını korumaya çalışıyordu.
Sonunda yalnızca bir yönetim değil, koca bir imparatorluk çöktü.
Bugün Türkiye’nin böyle bir tabloyla karşı karşıya kalmaması için geçmişin hatalarından ders çıkarması gerekiyor.
Devletin kaynakları korunmalı, kamu kurumları denetlenmeli, yolsuzlukların üzerine kararlılıkla gidilmelidir.
Gemi batmadan fareleri tahliye etmek değil, gemiyi batıran delikleri kapatmak gerekir.
Bu ülkenin gemisi Türkiye Cumhuriyeti’dir.
Bu geminin sahibi millettir.
Ve hiçbir siyasi çevrenin, hiçbir çıkar grubunun, hiçbir yiyici düzenin bu gemiyi batırmaya hakkı yoktur.