Devlet dediğimiz yapı, yalnızca binalardan, makamlardan, üniformalardan ve resmî araçlardan ibaret değildir. Devlet, gecenin karanlığında ailesinden uzakta görev yapan, adını kimsenin bilmediği, yaptığı işi anlatma imkânı dahi olmayan insanların omuzlarında yükselir. Onların başarısı manşetlere taşınmaz, fotoğrafları gazetelerde yayımlanmaz, isimleri meydanlara verilmez. Ama milletin huzuru, güvenliği ve geleceği için ortaya koydukları fedakârlıkların değeri hiçbir ölçüyle tartılamaz.
Gerçek kahramanlık, alkışların yükseldiği yerde değil, kimsenin görmediği yerde belli olur. Bir insanın kendisini değil, görevini düşünmesidir kahramanlık. Kendi evladının büyümesini uzaktan izlerken başka çocukların güvenliği için mücadele etmektir. Kendi ailesinin özlemini yüreğine gömüp milletin derdiyle dertlenmektir. İşte bu nedenle devletine ve milletine sadakatle hizmet eden insanları değerlendirirken sosyal medyada kaç takipçisi olduğuna değil, hangi sorumluluğu nasıl taşıdığına bakmak gerekir.
Bugün birilerinin kendilerine kahramanlık payesi dağıtmasına, geçmişte yaptıklarını anlatarak kendilerini devletin sahibi gibi göstermesine de itibar etmemek gerekir. Devletin sahibi millettir. Devletin gücü, herhangi bir kişinin şahsi nüfuzundan, çevresinden, servetinden veya bağlantılarından gelmez. Devletin gücü hukukundan, kurumlarından, yetişmiş insan kaynağından ve milletin güveninden gelir. Hiç kimse devletten büyük değildir. Hiç kimse de yaptığı işin hesabını vermekten muaf tutulamaz.
Kâşif Kozinoğlu ismini bu nedenle yalnızca bir kişinin hayat hikâyesi olarak değerlendirmemek gerekir. Onun adı üzerinden tartıştığımız mesele, devlet hizmetinde fedakârlık, sadakat, hukuk ve hakikatin nasıl korunacağı meselesidir. Bir insanın geçmişi hakkında ortaya atılan iddialarla, o insanın bütün hayatı hakkında hüküm vermek kolaydır. Zor olan, belgelerle konuşmak, gerçekleri araştırmak ve adaleti kişilere göre değil, herkese eşit uygulamaktır.
Devletin yetişmiş insanını korumak, elbette yanlış yapanı korumak anlamına gelmez. Aksine, devlete hizmet eden herkesin hukuk çerçevesinde görev yapmasını sağlamak, yanlış yapanın da kim olduğuna bakılmaksızın hesap vermesini temin etmektir. İstihbarat görevlisi olsun, siyasetçi olsun, bürokrat olsun, gazeteci olsun; hiç kimsenin unvanı kendisini hukukun üstüne çıkaramaz. Gerçek devlet geleneği de bunu gerektirir.
Öte yandan, mafyayı, uyuşturucu tacirlerini, yasa dışı bahis çevrelerini ve toplumun geleceğini tehdit eden yapılanmaları sırf güç gösterileri nedeniyle yüceltmek, gençlerimize yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir. Bir çocuğun gözünde kahramanlık, lüks araçlarla dolaşmak, etrafına kalabalıklar toplamak, insanlara korku salmak veya sosyal medyada gösterişli pozlar vermek hâline gelirse o toplumun değer ölçülerini yeniden düşünmesi gerekir. Gençlerimize anlatmamız gereken şey, gücün başkalarını ezmek değil, başkalarının hakkını korumak olduğudur.
Gazetecilik de bu noktada büyük bir sorumluluk taşıyor. Gerçek gazetecilik, birilerinin önüne koyduğu senaryoyu sorgulamadan yayımlamak değildir. İddianın kaynağını araştırmak, belgenin doğruluğunu incelemek, karşı tarafın görüşünü almak ve kamuoyunu doğru bilgilendirmektir. Bir insanı bir gecede kahraman, ertesi gün hain ilan etmek kolaydır. Ancak gazeteciliğin itibarı, bu kolaycılığa teslim olmamakla korunur. Kalem, birilerinin çıkarına hizmet eden bir araç değil, hakikatin peşinden giden bir sorumluluktur.
Bugün ülkemizin ihtiyacı olan şey, insanları isimlerine, siyasi yakınlıklarına veya çevrelerine göre ayırmak değil, adaletin herkese eşit uygulandığına dair güveni güçlendirmektir. Bir vatandaşın devlete olan güveni, yalnızca güçlü sözlerle değil, karşılaştığı adaletle, gördüğü liyakatle ve kurumların şeffaflığıyla büyür. Devletin itibarı, yanlış yapanı korumakla değil, doğruyu ortaya çıkarmakla yükselir.
Bizim tarihimizde nice isimsiz kahraman vardır. Cephede savaşan askerimiz, sınırda görev yapan güvenlik görevlilerimiz, afet bölgesinde canını ortaya koyan arama kurtarma ekiplerimiz, gecesini gündüzüne katan kamu çalışanlarımız… Hepsi bu büyük milletin ortak değeridir. Onların hikâyelerini bilmek, gençlerimize anlatmak ve gelecek kuşaklara aktarmak zorundayız. Çünkü bir millet, kahramanlarını tanıdığı ölçüde kendi tarihine ve geleceğine sahip çıkar.
Ve son olarak şunu söylemek isterim: Hiçbir makam, hiçbir servet, hiçbir siyasi güç ve hiçbir şahsi nüfuz bu milletin ortak vicdanından daha büyük değildir. Zaman geçer, makamlar değişir, insanlar gelir ve gider. Fakat devletin ve milletin hafızası kalır. Hakikat bir gün mutlaka araştırılmalı, adalet yerini bulmalı, fedakârlıkla görev yapanlarla kendi çıkarını devletin önüne koyanlar birbirinden ayrılmalıdır.
Devletimize güvenelim, milletimize inanalım. Ama her şeyden önce adaleti, hukuku ve hakikati savunalım. Çünkü gerçek kahramanlık, devletin gücünü şahsi çıkarı için kullanmak değil, devletin ve milletin hakkını her şartta korumaktır.
Devlet her zaman diridir. Devlet, milletinin iradesinde, kurumlarının devamlılığında ve gençlerinin umutlarında yaşar. Devletini ve milletini sevenler, kudretini makamdan değil, sorumluluktan; gücünü gösterişten değil, hizmetten alır.
Ne mutlu devletine ve milletine karşı sorumluluğunu unutmayanlara…