YUNUS’un gönlünden dökülen :
“Her dem yeniden doğarız
Bizden kim usanası” dizesinin bu aziz millet için söylendiğinden hiç şüphe yoktur. Gerçekten de bu aziz millet, daha önce, Malazgirt’te olduğu gibi, Fetret devir sonunda olduğu gibi, 1915’te Çanakkale’de olduğu gibi, İstiklal Savaşı’nın bütün cephelerinde olduğu gibi yine ve yeniden dirilmiş ve her dem yeniden doğduğunu ortaya koymuştur.
İşte 15 Temmuz böyle bir dirilişin, böyle bir yeniden doğuşun ve böyle bir “her dem yeniden” doğmanın adıdır. 15 Temmuz, tarihin, sosyal olaylarla, sosyal olayların gönüllü aktivasyonla ve gönüllü aktivasyonun şehit ya da gazi olmayı göze almayla sonuçlandığı bir gündönümü, bir mihenk taşıdır.
Bilenle bilir, Osmanlı Devleti’nin son günlerinde yaşanan ihânet dizisinin son eserlerinden biri de Trablusgarb (bugünkü Libya) Harbi’dir. Sadrâzam İbrâhim Hakkı Paşa, büyük bir maharetle (!), Trablusgarb’ın İtalyanlar tarafından işgal edilmesini sağlamıştır. Tıpkı daha sonra yaşadığımız Balkan Harbi öncesi Manastır’daki taburları intikal ettirmek gibi o zaman da Trablusgarb’daki birliklerimizi Yemen’e intikal ettirmiş ve koca bir vilayeti askersiz hatta valisiz bırakmıştır.
Bunun üzerine, orada bulunan az sayıdaki askerlerimiz halkla el ele vererek İtalyan ordusuna karşı büyük çarpışmalar yaşamıştır. O mücadelenin büyüklüğü takdire şayandır. Trablusgarp mücadelemizi takdir edenlerden biri de Muhammed İkbal’dir. İkbal, bu takdir ve hayranlığını, o günlerde, Hind müslümanları (bugünkü Pâkistanlılar)nın, Osmanlı’ya destek olabilmek için düzenledikleri büyük bir mitingde ifade etmiştir. O mitingde İkbal şunları anlatmıştır:
“Dünyânın insanı çok muzdarip eden hâllerinden sıkılmış, başka bir âleme göçmüştüm. Melekler beni Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘in huzûruna getirdiler. Peygamberimiz sordu:
“-Bana o âlemden bir hediye getirdin mi?”
“-Yâ Rasûlallâh!” dedim. “-Dünyâda huzur ve rahat kalmadı. Arzu edilen hayat ele geçmiyor. Varlık bahçelerinde binlerce lâle ve gül var, fakat hiçbirinde vefâ kokusundan eser yok. Buna rağmen huzûrunuza hediye olarak billur bir şişe getiriyorum. Bu billur şişenin içinde o derecede kıymetli bir şey var ki, emsâlini bulmak imkânsızdır. Bu şişede ümmetinizin şerefi vardır. Bu şişede, Trablusgarb İslâm beldesinde işgalci İtalyanlara karşı harp ederken şehit düşen Türk askerlerinin mübârek kanı vardır.”
15 Temmuz’dan bugüne İkbal’in yaşadıklarını yaşamak arzu ve duası içindeyiz. Bu dua ve arzumuz gerçekleşirse, Fahr-i Kainat Muhammed Mustafa (SAS)’a billur bir şişe içinde 15 Temmuz gecesi şehitlerimizin kanını takdim edeceğiz. Çünkü hiç şüphesiz ki, o şişede de 1911 yılından 2016 yılına uzanan, İslam aleminin ve özellikle Türkiye’nin şerefi olacaktır. O yiğit insanların, o kahramanların hepsini ayrı ayrı rahmetle ve şefaat talebiyle yad ediyorum. Onlar hal diliyle,
“Dünyanın kalbini dinle geliyor adım adım
Dallar meyvaya dursun, toprak tohuma dursun” diye haykırdılar. Ve zaman, onlar için selama durdu; yeryüzü var oldukça da selama duracak…
Etiketler: