YAZMANIN kendine has soylu bir duruşu var. Okumak mı yazmak mı sorusunda yazmak her zaman daha ağır basar. Çünkü yazmak aynı zamanda okumaktır. Meşakkatlidir yazmak, zordur. Okumanın keyifli yanı ne kadar çok ve güzelse yazmanın zorlu yanı da bir o kadar çok ve sıkıntılıdır.
Gerçekten de yazarlar ve şairler yaşadıklara çağa, yaşadıkları insanlara ve kendilerinden sonrakilere, içi sevda ile dolu yüreklerinden hep “yeni bir şeyler” bırakırlar ve bu şekilde yazar ve şairler bu sevda dolu yüreklerinde barındırdıkları gelecek ışığını dünlerden bugünlere ve bugünlerden yarınlara taşırlar.
“Her yazar bir milletin çocuğudur ve o milletin hayatını anlatmak, eserlerini kendi milli gelenek ve törelerini kaynak alarak zenginleştirmek zorundadır. Benim yaptığım önce bu, yani kendi milletimin geleneklerini ve hayatını anlatıyorum. Fakat orada kaldığınız takdirde bir yere varamazsınız. Edebiyatın milli hayatı ve gelenekleri anlatmanın ötesinde de hedefleri vardır. Yazar, ufkunu milli olanın ötesine doğru genişletmek ve ‘evrensel’ olana ulaşmak için gayret göstermek durumundadır. İyi yazar “tipik insan” ortaya koyma ustalığına erişen yazardır.” diye yazar Cengiz Aytmatov, kendi duruşunu ve yazarları ortaya koyan satırlarında. İşte yazıyı güçlü kılan, evrensel barışın sağlanmasında etkin kılan yanı burasıdır.
Bu noktaya ulaşmak elbette kolay olmaz yazan için. O sebeple; yazmak belki de; “bir ceylan ölürken, kendisini öldürenin gözlerine baktığında, onu öldürenin gözlerine bıraktığı her ne ise işte onu öğrenmiş” olmaktır. Yazmak belki de; “Ölen menekşenin ölürken, hatta ne ölümden önce ne sonra ölümlü olduğunu bilmediğini” öğrenmiş olmaktır. Yazmak; bir başka vaktinde ömrünüzün, bir başka kuyularında unuttuğunuz ayları ve bir göz seğirmesiyle kaymış yıldızları çıkarmaktır o kuyulardan birer birer. Sonra aynalara sığdırmaktır denizleri. Türbelerin, yatırların, azizlerin parmaklıkları önündeyken sizi, omuzlarınızdan yakalayıp sarsan sırların esrarına vakıf olmaktır. Bir dağ başında bir türbeyle yapayalnız kaldığınızda, ruhunu iliklerine kadar hissettiğiniz o türbenin medfunu mübareğin, kulağınıza usulca: “La tahzen innallahe meana” diye fısıldamasıdır yazmak. Gelibolu’da denize üç- beş metre mesafede bir mağaranın duvarında saklanmış Yazıcıoğlu kardeşlerden kalma bir çift gözyaşıdır yazmak… Yazmak;
“Artık her gün her gece/Bir kadir günü ve gecesi/Kuran iniyor dağlardan tepelerden/Yağmur onun yedeğinde” diyerek; “Kadınlar örtünürler Meryem örtülerini / Bacalar yeniden tüter” diyerek; “Süt verin süt verin çocuklara/ Alarak nar incir gibi yemişlerden/ Şit evi sığnağı zeytinlerden/ Meryemin dayanağı hurmadan / Tükenin var olan varlığıyla Varlığın / Ki göreceksiniz kesin kesin / Yüzünüzü nereye çevirirseniz çevirin/O'dur var olan var eden” diyerek Hızırla Kırk Saat geçirmektir. Ve yazmak:
“Rabbim duam şu ki; her şey yeniden toprak olsun
Su toprak olsun/İnsan toprak gibi duysun yeri/Ay toprak olsun
Topraktan kaçanı toprak tutsun / Gün toprak olsun
Kabirler saltanatı toprak olsun
Yazı/Kitap/Ve söz toprak olsun…
Ekin ekilmeye mahsus
Yeni tohum atılmaya ait
Yeni insan doğsun için
Toprakolsun…” diyen –rahmetle yâd ettiğimiz- Sezai Karakoç olmaktır.
Gerçekten de yazarlar ve şairler yaşadıklara çağa, yaşadıkları insanlara ve kendilerinden sonrakilere, içi sevda ile dolu yüreklerinden hep “yeni bir şeyler” bırakırlar ve bu şekilde yazar ve şairler bu sevda dolu yüreklerinde barındırdıkları gelecek ışığını dünlerden bugünlere ve bugünlerden yarınlara taşırlar.
“Her yazar bir milletin çocuğudur ve o milletin hayatını anlatmak, eserlerini kendi milli gelenek ve törelerini kaynak alarak zenginleştirmek zorundadır. Benim yaptığım önce bu, yani kendi milletimin geleneklerini ve hayatını anlatıyorum. Fakat orada kaldığınız takdirde bir yere varamazsınız. Edebiyatın milli hayatı ve gelenekleri anlatmanın ötesinde de hedefleri vardır. Yazar, ufkunu milli olanın ötesine doğru genişletmek ve ‘evrensel’ olana ulaşmak için gayret göstermek durumundadır. İyi yazar “tipik insan” ortaya koyma ustalığına erişen yazardır.” diye yazar Cengiz Aytmatov, kendi duruşunu ve yazarları ortaya koyan satırlarında. İşte yazıyı güçlü kılan, evrensel barışın sağlanmasında etkin kılan yanı burasıdır.
Bu noktaya ulaşmak elbette kolay olmaz yazan için. O sebeple; yazmak belki de; “bir ceylan ölürken, kendisini öldürenin gözlerine baktığında, onu öldürenin gözlerine bıraktığı her ne ise işte onu öğrenmiş” olmaktır. Yazmak belki de; “Ölen menekşenin ölürken, hatta ne ölümden önce ne sonra ölümlü olduğunu bilmediğini” öğrenmiş olmaktır. Yazmak; bir başka vaktinde ömrünüzün, bir başka kuyularında unuttuğunuz ayları ve bir göz seğirmesiyle kaymış yıldızları çıkarmaktır o kuyulardan birer birer. Sonra aynalara sığdırmaktır denizleri. Türbelerin, yatırların, azizlerin parmaklıkları önündeyken sizi, omuzlarınızdan yakalayıp sarsan sırların esrarına vakıf olmaktır. Bir dağ başında bir türbeyle yapayalnız kaldığınızda, ruhunu iliklerine kadar hissettiğiniz o türbenin medfunu mübareğin, kulağınıza usulca: “La tahzen innallahe meana” diye fısıldamasıdır yazmak. Gelibolu’da denize üç- beş metre mesafede bir mağaranın duvarında saklanmış Yazıcıoğlu kardeşlerden kalma bir çift gözyaşıdır yazmak… Yazmak;
“Artık her gün her gece/Bir kadir günü ve gecesi/Kuran iniyor dağlardan tepelerden/Yağmur onun yedeğinde” diyerek; “Kadınlar örtünürler Meryem örtülerini / Bacalar yeniden tüter” diyerek; “Süt verin süt verin çocuklara/ Alarak nar incir gibi yemişlerden/ Şit evi sığnağı zeytinlerden/ Meryemin dayanağı hurmadan / Tükenin var olan varlığıyla Varlığın / Ki göreceksiniz kesin kesin / Yüzünüzü nereye çevirirseniz çevirin/O'dur var olan var eden” diyerek Hızırla Kırk Saat geçirmektir. Ve yazmak:
“Rabbim duam şu ki; her şey yeniden toprak olsun
Su toprak olsun/İnsan toprak gibi duysun yeri/Ay toprak olsun
Topraktan kaçanı toprak tutsun / Gün toprak olsun
Kabirler saltanatı toprak olsun
Yazı/Kitap/Ve söz toprak olsun…
Ekin ekilmeye mahsus
Yeni tohum atılmaya ait
Yeni insan doğsun için
Toprakolsun…” diyen –rahmetle yâd ettiğimiz- Sezai Karakoç olmaktır.
Etiketler: