Merhabalar saygıdeğer Paşavizyon okurları. Bundan önceki sayımızda sanayinin gereği olan ihtiyaçlardan birincisi olan iş gücü ihtiyaçlarından bahsetmiştik.
Bu sayımızda da sanayinin ikinci ana ihtiyaçlarından olan sermayeden bahsetmek istiyorum.
Cumhuriyetin kuruluşundan önce, Türkiye sınırları dahilinde sanayi kuruluşu yok gibi bir şeydi. Devlet tarafından ne yapılmış bir sanayi vardı ne de özel sektöre böyle bir fırsat verilmişti. Cumhuriyetin kuruluşuyla beraber, sanayileşme yönünde hamleler devlet eliyle atılmaya başlamıştır.
Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde, o devirde sanayi hamlesi yapabilecek ne sermaye, ne alt yapı ne de bilgi birikimi vardı.
Sanayi kuruluşlarının sermayeleri seneler geçtikçe biriken kapitallerden oluşmaktaydı. Büyük sanayi kuruluşlarının tamamı Cumhuriyetten sonra kurulmuş olduğuna göre, sermaye birikimleri de o nispette yetersiz kalmıştır çoğu zaman. Devlet eliyle başlatılanlar , Demir işletmeleri, kömür işletmeleri, maden işletmeleri, şeker fabrikaları, Sümerbank, Petkim gibi büyük kuruluşlar devletin gücü ile büyüdüler, sermayelerini geliştirdiler.
Özel sektöre gelince, şahsi girişimci gayretleriyle sanayileşme hamlesine katkıda bulunan özel kişi ve kuruluşlar, devletin de o devirde imkanlarına göre ciddi sayılabilecek teşvik ve destekleriyle Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde büyük ölçekli sanayi kuruluşları hayata geçirildi.
Zaman içinde bu büyük kuruluşlar ciddi sermaye birikimlerine ulaştılar. Kimileri bu sermaye birikimlerini yine yurt içinde değerlendirerek değişik iş kollarında yatırımlar yaptılar. Bazıları da sermayelerini sanayinin dışında kullanmayı tercih ettiler. Devlet eliyle kurulan dev sanayi kuruluşları, politikacıların kötü yönetimleri sonucu ekonomik olumsuzluklardan, verimli çalışamamaktan her dönem zarar ettiklerinden dolayı kapatıldılar veya özelleştirme kapsamında satıldılar. Özelleştirme kapsamında satılan kuruluşların çoğunu satın alan firmaların sermaye ve iş kolu bilgileri yetersizliğinden dolayı Türkiye’nin sanayi gelişimine ayak uyduramadılar ve sonuç olarak Türk sanayi kuruluşları birçok konuda ithalata bağımlı bırakıldı. Bu kuruluşların yapmaları gereken yatırımları sermaye yetersizlikleri dolayısıyla yapamadılar veya yatırım yapmak istemediler. Özelleştirmenin gayesi olan Türk sermayesine gereken desteği vermediler.
Şahsi gayretleriyle kendini geliştirmeye çalışan özel sektör, enflasyonun düşük olduğu yıllarda sermayelerini az da olsa geliştirdiler. Eski tesislerini yenilemeye hatta başka iş kollarına yatırım yapmaya başladılar. Seneler geçtikçe sermaye birikimleri arttı. Ne var ki özel sektörün bu şekilde gelişmesine, büyümesine, ana ham madde üretimini sağlayan Devlet destekli büyük kurumlar (Petkim,Demir-Çelik işletmeleri) aynı büyüme performansını gösteremediler. Durum böyle olunca ana ham madde konusunda üretici sanayi kuruluşları yüzde yetmiş oranında ithalata mahkum edildiler. İthalata bağlı kalmak demek döviz ihtiyacı demektir.
Her işletme dövizin TL karşısında yükselmesi oranında sermayesini arttırmak zorundadır. Eğer aynı ölçüde üretim yapmak hedefleniyorsa bunu muhakkak yapmalıdır. Son birkaç yılda salgın nedeniyle ayrıca birde dünya piyasalarında hammadde yükselişleri de işin tuzu biberi oldu, yani firmaların sermaye ihtiyaçları daha da arttı. Karlılık oranları yüksek olan iş kolları için problemin çözümü daha kolay, fakat rekabetçi bir ortamda olan iş kolları için durum çok da kolay değil. Çok pahalı olan kredi temini bu iş kolları için kredi kullanmak tam bir felaket olacaktır.
Yüzde onu geçmeyen kar oranlarıyla çalışan iş kollarının yüzde yirmi beş, yüzde otuz ile kredi kullanmaları tam bir felaket demektir. Kaldı ki öngörülemeyen enerji zamları firmaların finansmanı açısından çok zor duruma sokmuştur. Komşumuzda başlayan savaş ve sonucunda açıklanan ekonomik yaptırımlar, işi çok daha içinden zor çıkılır bir hale getirmiştir.
Saydığım bu çok bilinmeyenli denklemden başarı ile çıkan işletmeler, sermayelerini çar çur etmeden içinde tutan firmalar bu dalgadan sağlam çıkacaklardır. Üreticiler maliyet hesaplarını doğru yaparak, karlılıklarını mantıklı bir noktada tutabilirlerse bu zor zamanları atlatabilirler.
Yani üretici olmak öyle dışarıdan göründüğü gibi çok kolay değil, özellikle Türkiye de üreticiyseniz.
Hoşça kalın, sağlıkla kalın değerli okurlarım.
Bu sayımızda da sanayinin ikinci ana ihtiyaçlarından olan sermayeden bahsetmek istiyorum.
Cumhuriyetin kuruluşundan önce, Türkiye sınırları dahilinde sanayi kuruluşu yok gibi bir şeydi. Devlet tarafından ne yapılmış bir sanayi vardı ne de özel sektöre böyle bir fırsat verilmişti. Cumhuriyetin kuruluşuyla beraber, sanayileşme yönünde hamleler devlet eliyle atılmaya başlamıştır.
Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde, o devirde sanayi hamlesi yapabilecek ne sermaye, ne alt yapı ne de bilgi birikimi vardı.
Sanayi kuruluşlarının sermayeleri seneler geçtikçe biriken kapitallerden oluşmaktaydı. Büyük sanayi kuruluşlarının tamamı Cumhuriyetten sonra kurulmuş olduğuna göre, sermaye birikimleri de o nispette yetersiz kalmıştır çoğu zaman. Devlet eliyle başlatılanlar , Demir işletmeleri, kömür işletmeleri, maden işletmeleri, şeker fabrikaları, Sümerbank, Petkim gibi büyük kuruluşlar devletin gücü ile büyüdüler, sermayelerini geliştirdiler.
Özel sektöre gelince, şahsi girişimci gayretleriyle sanayileşme hamlesine katkıda bulunan özel kişi ve kuruluşlar, devletin de o devirde imkanlarına göre ciddi sayılabilecek teşvik ve destekleriyle Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde büyük ölçekli sanayi kuruluşları hayata geçirildi.
Zaman içinde bu büyük kuruluşlar ciddi sermaye birikimlerine ulaştılar. Kimileri bu sermaye birikimlerini yine yurt içinde değerlendirerek değişik iş kollarında yatırımlar yaptılar. Bazıları da sermayelerini sanayinin dışında kullanmayı tercih ettiler. Devlet eliyle kurulan dev sanayi kuruluşları, politikacıların kötü yönetimleri sonucu ekonomik olumsuzluklardan, verimli çalışamamaktan her dönem zarar ettiklerinden dolayı kapatıldılar veya özelleştirme kapsamında satıldılar. Özelleştirme kapsamında satılan kuruluşların çoğunu satın alan firmaların sermaye ve iş kolu bilgileri yetersizliğinden dolayı Türkiye’nin sanayi gelişimine ayak uyduramadılar ve sonuç olarak Türk sanayi kuruluşları birçok konuda ithalata bağımlı bırakıldı. Bu kuruluşların yapmaları gereken yatırımları sermaye yetersizlikleri dolayısıyla yapamadılar veya yatırım yapmak istemediler. Özelleştirmenin gayesi olan Türk sermayesine gereken desteği vermediler.
Şahsi gayretleriyle kendini geliştirmeye çalışan özel sektör, enflasyonun düşük olduğu yıllarda sermayelerini az da olsa geliştirdiler. Eski tesislerini yenilemeye hatta başka iş kollarına yatırım yapmaya başladılar. Seneler geçtikçe sermaye birikimleri arttı. Ne var ki özel sektörün bu şekilde gelişmesine, büyümesine, ana ham madde üretimini sağlayan Devlet destekli büyük kurumlar (Petkim,Demir-Çelik işletmeleri) aynı büyüme performansını gösteremediler. Durum böyle olunca ana ham madde konusunda üretici sanayi kuruluşları yüzde yetmiş oranında ithalata mahkum edildiler. İthalata bağlı kalmak demek döviz ihtiyacı demektir.
Her işletme dövizin TL karşısında yükselmesi oranında sermayesini arttırmak zorundadır. Eğer aynı ölçüde üretim yapmak hedefleniyorsa bunu muhakkak yapmalıdır. Son birkaç yılda salgın nedeniyle ayrıca birde dünya piyasalarında hammadde yükselişleri de işin tuzu biberi oldu, yani firmaların sermaye ihtiyaçları daha da arttı. Karlılık oranları yüksek olan iş kolları için problemin çözümü daha kolay, fakat rekabetçi bir ortamda olan iş kolları için durum çok da kolay değil. Çok pahalı olan kredi temini bu iş kolları için kredi kullanmak tam bir felaket olacaktır.
Yüzde onu geçmeyen kar oranlarıyla çalışan iş kollarının yüzde yirmi beş, yüzde otuz ile kredi kullanmaları tam bir felaket demektir. Kaldı ki öngörülemeyen enerji zamları firmaların finansmanı açısından çok zor duruma sokmuştur. Komşumuzda başlayan savaş ve sonucunda açıklanan ekonomik yaptırımlar, işi çok daha içinden zor çıkılır bir hale getirmiştir.
Saydığım bu çok bilinmeyenli denklemden başarı ile çıkan işletmeler, sermayelerini çar çur etmeden içinde tutan firmalar bu dalgadan sağlam çıkacaklardır. Üreticiler maliyet hesaplarını doğru yaparak, karlılıklarını mantıklı bir noktada tutabilirlerse bu zor zamanları atlatabilirler.
Yani üretici olmak öyle dışarıdan göründüğü gibi çok kolay değil, özellikle Türkiye de üreticiyseniz.
Hoşça kalın, sağlıkla kalın değerli okurlarım.
Etiketler: