İstanbullular olarak bugüne kadar nice kar, yağmur yağışları gördük ama Ocak sonu yaşadıklarımıza pek şahit olmamıştık.
Bir kar yağdı, kayak, kıyak derken şehir kendini kaybetti. “Kayak” takımlarıyla semt değiştirenler, evinin kapısına çıkamayanlar, yolda kalanlar, işine gidemeyenler vs. Ekrem başkan sel ve kar sınavında tarumar oldu. Büyükelçilerle sobelenmesi, kar hezimetinin önüne geçecek gibi. Siyaset baskınında ifşa olan, ilk kırmızı kartı oldu. Yoldaşların ‘beni tercih edin’ yarışı bakalım nasıl sonuçlanacak?
Yağış ve sonuçları bir tarafa “objektif medya” sınıfta kaldı.
İktidarın yandaşları olur da muhalefetin objektif yandaşları olmaz mı? Çünkü tüm bu yaşananlar eğer AK Parti İstanbul’u yönettiği sırada gerçekleşseydi, sosyal medyada “çığ” etkisi oluşturur, her televizyon kanalında muhalefetin bir temsilcisi, sabah akşam şikayet ederdi. Kimse “afet” bahanesine kulak asmaz, dürüst olalım ki bu karın bir afet olduğuna da kimse kimseyi inandıramazdı. Bunların üzerine bir de Büyükşehir Belediye başkanının o şartlarda, dışarıda arabası için kar küreme araçları bekletildiği esnada, bir balıkçıda görüntülendiğini düşünün. En acarından en duayenine(!) solun bütün emekçi, eşitlikçi, demokrat, sosyalist gazeteci ve yazarları, kendilerinden geçercesine köşelerinde feryat ederler, seneler geçse bunu unutturmazlardı. Fakat biz CHP belediyeciliğiyle yönetilen bir şehirde olduğumuzdan, ki bizi en iyi İzmirliler anlar, malum onların her sene en hafif yağmurda bile yolları pislikle ve suyla doluyor ama kimse sesini çıkarmıyor, gazetecilerimiz sus pus oldu.
Hatta hepsi dört bir yandan savunmaya geçti.
Bu arada balıkçıdaki görüntüleri savunan partinin yetkilisi ve daha nice yoldaş sanatçı (!), milletvekili de bir bir paylaşımlarını sildiler.
Yine de vicdanlarından bir özür dilemek, kamuoyunu yanlış bilgilendirmek ve doğruyu yalan diye lanse etmekten dolayı utanç duymak gelmedi demek ki. Tarihe not düşüldü. Sessizlikleri çığ oldu, İstanbul altında kaldı.
***
Gazeteci olduğunu söyleyen biri, ekrana çıkıp Cumhurbaşkanı hakkında “hayvan, ahır, büyükbaş” gibi ifadeler kullanıp ona hakaret ediyor. Tutuklanma saati ve şekline bundan daha çok tepki gösteriliyor. Yaşadığımız “iklim” diye bir söyleyiş bulmuşlar, kendilerini böyle aklayıp edilen hakarete ses çıkarmıyorlar. CHP’li kadın vekiller olayı kendilerince saçma sapan bir yere çekmeye çalışıp politikleştiriyor ve hiç kimse ağzını açıp da samimiyetsiz de olsa kınadığını söylemiyor. Sonra yine aynı kesimdeki insanlar, tahammülsüzlükten, eşitlikten, barıştan bahsediyor. Hangi akıl, hangi vicdan, hangi huzur ortamı bu kin ve nefret kokan sözleri onaylayabiliyor?
Hani insan hakları, insanın sırf insan olduğu için değerli olduğunun kabulü? Hakaret eğer Cumhurbaşkanına ediliyorsa, kendileri gibi düşünmeyene ediliyorsa, kendilerinin nefret ettikleri birine ediliyorsa suç olmuyor mu?
Çok barışçıl ve özgürlükçü solcularımız, sanatçılarımız bu ifadelerle gurur duyuyorlar, ne diye karşılık aldıklarında küplere biniyorlar?
İşte bu güruhun elde edebileceği en yüksek mertebe son yerel seçimlerde karşımıza çıktı. Bir daha buraları bile zor görürler. Bu ağzını bıçak açmamalar, bu haksızlık karşısındaki suskunluklar İstanbul’u bugün çığa esir etmiş olabilir. Ama asla Türkiye’yi tutsak alamaz. Biz güneşi seven bir milletiz, hakkı, doğruyu seven bir milletiz. Elbette karlar da erir, üstümüzdeki bulutlar da kalkar…
Bir kar yağdı, kayak, kıyak derken şehir kendini kaybetti. “Kayak” takımlarıyla semt değiştirenler, evinin kapısına çıkamayanlar, yolda kalanlar, işine gidemeyenler vs. Ekrem başkan sel ve kar sınavında tarumar oldu. Büyükelçilerle sobelenmesi, kar hezimetinin önüne geçecek gibi. Siyaset baskınında ifşa olan, ilk kırmızı kartı oldu. Yoldaşların ‘beni tercih edin’ yarışı bakalım nasıl sonuçlanacak?
Yağış ve sonuçları bir tarafa “objektif medya” sınıfta kaldı.
İktidarın yandaşları olur da muhalefetin objektif yandaşları olmaz mı? Çünkü tüm bu yaşananlar eğer AK Parti İstanbul’u yönettiği sırada gerçekleşseydi, sosyal medyada “çığ” etkisi oluşturur, her televizyon kanalında muhalefetin bir temsilcisi, sabah akşam şikayet ederdi. Kimse “afet” bahanesine kulak asmaz, dürüst olalım ki bu karın bir afet olduğuna da kimse kimseyi inandıramazdı. Bunların üzerine bir de Büyükşehir Belediye başkanının o şartlarda, dışarıda arabası için kar küreme araçları bekletildiği esnada, bir balıkçıda görüntülendiğini düşünün. En acarından en duayenine(!) solun bütün emekçi, eşitlikçi, demokrat, sosyalist gazeteci ve yazarları, kendilerinden geçercesine köşelerinde feryat ederler, seneler geçse bunu unutturmazlardı. Fakat biz CHP belediyeciliğiyle yönetilen bir şehirde olduğumuzdan, ki bizi en iyi İzmirliler anlar, malum onların her sene en hafif yağmurda bile yolları pislikle ve suyla doluyor ama kimse sesini çıkarmıyor, gazetecilerimiz sus pus oldu.
Hatta hepsi dört bir yandan savunmaya geçti.
Bu arada balıkçıdaki görüntüleri savunan partinin yetkilisi ve daha nice yoldaş sanatçı (!), milletvekili de bir bir paylaşımlarını sildiler.
Yine de vicdanlarından bir özür dilemek, kamuoyunu yanlış bilgilendirmek ve doğruyu yalan diye lanse etmekten dolayı utanç duymak gelmedi demek ki. Tarihe not düşüldü. Sessizlikleri çığ oldu, İstanbul altında kaldı.
***
Gazeteci olduğunu söyleyen biri, ekrana çıkıp Cumhurbaşkanı hakkında “hayvan, ahır, büyükbaş” gibi ifadeler kullanıp ona hakaret ediyor. Tutuklanma saati ve şekline bundan daha çok tepki gösteriliyor. Yaşadığımız “iklim” diye bir söyleyiş bulmuşlar, kendilerini böyle aklayıp edilen hakarete ses çıkarmıyorlar. CHP’li kadın vekiller olayı kendilerince saçma sapan bir yere çekmeye çalışıp politikleştiriyor ve hiç kimse ağzını açıp da samimiyetsiz de olsa kınadığını söylemiyor. Sonra yine aynı kesimdeki insanlar, tahammülsüzlükten, eşitlikten, barıştan bahsediyor. Hangi akıl, hangi vicdan, hangi huzur ortamı bu kin ve nefret kokan sözleri onaylayabiliyor?
Hani insan hakları, insanın sırf insan olduğu için değerli olduğunun kabulü? Hakaret eğer Cumhurbaşkanına ediliyorsa, kendileri gibi düşünmeyene ediliyorsa, kendilerinin nefret ettikleri birine ediliyorsa suç olmuyor mu?
Çok barışçıl ve özgürlükçü solcularımız, sanatçılarımız bu ifadelerle gurur duyuyorlar, ne diye karşılık aldıklarında küplere biniyorlar?
İşte bu güruhun elde edebileceği en yüksek mertebe son yerel seçimlerde karşımıza çıktı. Bir daha buraları bile zor görürler. Bu ağzını bıçak açmamalar, bu haksızlık karşısındaki suskunluklar İstanbul’u bugün çığa esir etmiş olabilir. Ama asla Türkiye’yi tutsak alamaz. Biz güneşi seven bir milletiz, hakkı, doğruyu seven bir milletiz. Elbette karlar da erir, üstümüzdeki bulutlar da kalkar…
Etiketler: