Merhabalar saygıdeğer Paşavizyon okurlarım.
2023’ün son ayındaki yazımda yakın çevremizdeki bölgelerde devam eden savaşlardan ve ekonomimizden söz etmek istiyorum. Kuzeyimizde Ukrayna ve Rusya savaşı devam ederken, ekonomimize verdiği darbeleri ağır bir şekilde hissettiğimiz son bir yılda, bir de İsrail ve Hamas çatışmaları başladı. Güney sınırımız da Irak ve Suriye de zaten kronikleşmiş, yıllardır devam eden bir çatışma ortamı hala devam ediyor. Adı geçen bu komşu ülkelerle ciddi bir bavul ticareti yapılmakta idi. Şu anda bu ticaret tamamen durmuş durumda. Dolayısı ile bu bölgelere mal üreten sektörlerde şu sıralar büyük işsizlik yaşamaktadırlar.
Uzun yıllardır süre gelen Filistin sorununun nasıl geliştiğini biraz geriye giderek incelersek, bazı acı gerçeklerden de bahsetmek zorundayız. Osmanlı döneminde bu bölgeler yani Ortadoğu savaşlarının, kan dökülmesinin olmadığı dönemler. Ortadoğu halkı hilafetin Osmanlılara geçmesinden sonra Osmanlıya karşı büyük bir kin beslemeye başlamışlardır. Fakat Osmanlı gücüne karşı hiçbir şey yapamayacaklarını bildikleri için her zaman bağlı ve tabi olmuşlar gibi davranmışlardır. Osmanlının güç kaybettiği Balkan savaşları sonrasında ve Birinci Dünya savaşında gerçek yüzlerini göstermişler ve kinlerini ortaya çıkarmışlardır. Ortadoğu, Suriye Filistin ve Mısıra kadar olan bölgelerin hakimi olmaları için bu bölgelerde faaliyet gösteren İngiliz ajanları bölgedeki bedevileri organize ederek baskınlarla o bölgedeki Osmanlı birliklerini katletmiştir. Yabancı basın, hatta İngiliz basını bile yapılan katliamları kendi askerleri ağzından insanlık dışı olarak nitelendirmişlerdir. Şerif Hüseyin kuvvetlerinin yaptığı vahşet, Ermenilerin yaptıkları da az değildi fakat nedense hiç dillendirilmiyor.
Milattan önce 586’da yurtlarından, Babil’den sürülen Yahudiler, dünyanın dört bir yanına yayılmaya başlamışlar. Fakat nedense Yahudi karşıtlığı sonunda 1290 yılında İngiltere’den 1394’te Fransa’dan 1492 de İspanya’dan 1496 da Portekiz’den kovuldular. Görüldüğü gibi dünyayı dizayn eden yine İngiltere. Diğer ülkeler hep onun teorikçisi olmuşlar her zamanki gibi. Fakat 1789 Fransız ihtilalinden sonra Rönesans hareketleriyle Avrupa ya yerleşen eşitlik kavramıyla birlikte, Yahudi toplumu Avrupa da biraz daha güvenli bir hayat sürmüşler. Rahatlıkla ticaret, sanat ve sanayi dalında kendilerini geliştirmişlerdir. Ta ki XIX YY. da Avrupa’da yaygınlaşmaya başlayan milliyetçi ve ırkçı söylemler ve davranışlar Avrupa’daki Yahudi toplumunun rahatını bozmaya başlayana kadar. Irkçılığın son haddine çıktığı bu yıllarda katliamlar, saldırılar önü alınamayacak boyutlara çıkınca Avrupa ülkeleri Yahudi toplumuna kalıcı bir yurt olabilecek alanlar, bölgeler bulma zorunluluğu olduğuna karar verdiler. Dünya üzerinde uygun görülen yerlerin Uganda ve Filistin olacağına karar verdiler. Yahudi toplumu Uganda olmayacağını fakat vaad edilmiş topraklar içinde olduğu için Filistin’in en uygun yer olduğuna karar verdiler. Bu tarihlerde hasta adam olarak adlandırılan Osmanlı İmparatorluğu bu plan için en uygun bölge idi. II. Abdulhamit, sunulan bu göç programlarına karşı çıktı, hatta para karşılığında göçmen kabulüne bile izin vermedi. İngilizlerin yoğun çalışmaları ile bölge halkının da desteği ile 1881-1891 yıllarında Avrupa ve Rusya dan Hacı adayları bahanesiyle 145.000 Yahudi göç ettirildi bu bölgeye. Bu gelenlerin, eğitimsiz, çağdışı kalmış bedevi halkını eğitileceği ve bölgenin gelişmesine yardımcı olacağı bahanesiyle 1892 ikinci göç kafilesi olarak 500.000 Yahudi daha geldi bölgeye. Gelen göçmenler değerlerinin çok üstünde fiyat vererek toprak almaya başlayınca hükümet Yahudilere mülk ve toprak satışını tamamen yasakladı. Fakat para hırsına yenik düşen bölgedeki Arap bedevileri, büyük toprak sahipleri, yüksek fiyatları görünce İngilizlerin aracılığı ile toprakları satmaya devam etiler.
II. Dünya savaşı ve Almanların Yahudi toplumuna karşı uyguladığı asimilasyon politikası göçü hızlandıran politikalardandı. Nihayetinde 1948 de İsrail Devleti kuruldu. Arap ülkelerinin, iki milyonluk bu göçmen devleti, ne zaman istersek, bizi rahatsız etikleri anda tükürsek boğarız dedikleri İsrail,
1967 de 6 gün içinde çevresindeki bütün Ülkeleri dize getirdi ve bütün çevre ülkelerden toprak alarak gücünü gösterdi. Günümüze kadar her geçen gün topraklarını genişletti ve bugüne gelindi. Yüzyıllardır itilip kakılan, katliamlara mazur kalan oradan oraya sürülen Yahudi toplumu şimdi kendilerine yapılanların öcünü alıyor. Fakat kendilerine bunu reva görenlerden değil, Filistin toplumundan. Hem de öyle bir öç alıyor ki çoluk, çocuk, kadın, ihtiyar, hasta demeden en vahşi savaş aletleri ile saldırıyor. Ne yazık ki Filistin toplumu hiçbir şey yapamıyor. Bölge halkını kurtaracağı ümidiyle bel bağlanan Hamas da bu savaşı başlatmanın vebalini üstünde taşıyor tabi ki. Avrupa ülkeleri ve Amerika da Yahudilere tam destek vererek kendilerince günah çıkarıyor. Birleşmiş milletler Unesco ve Unicef bu insanlığa yapılanların karşında üç maymunu oynuyor. Bu kurumların sadece kendileri için var olduğu bütün dünya tarafından her halde anlaşılmıştır.
Tarih tekerrürden ibarettir, bu olaylardan ders almalıyız ve Türkiye olarak göçmen politikalarımızı tekrar tekrar gözden geçirmeliyiz.
2024’e girerken bütün okurlarımın yeni yılını kutluyor, 2024’ün bütün isteklerimizi gerçekleştireceğimiz bir yıl olmasını temenni ediyorum.
Hoşça kalın sağlıkla kalın Allaha emanet olun.
2023’ün son ayındaki yazımda yakın çevremizdeki bölgelerde devam eden savaşlardan ve ekonomimizden söz etmek istiyorum. Kuzeyimizde Ukrayna ve Rusya savaşı devam ederken, ekonomimize verdiği darbeleri ağır bir şekilde hissettiğimiz son bir yılda, bir de İsrail ve Hamas çatışmaları başladı. Güney sınırımız da Irak ve Suriye de zaten kronikleşmiş, yıllardır devam eden bir çatışma ortamı hala devam ediyor. Adı geçen bu komşu ülkelerle ciddi bir bavul ticareti yapılmakta idi. Şu anda bu ticaret tamamen durmuş durumda. Dolayısı ile bu bölgelere mal üreten sektörlerde şu sıralar büyük işsizlik yaşamaktadırlar.
Uzun yıllardır süre gelen Filistin sorununun nasıl geliştiğini biraz geriye giderek incelersek, bazı acı gerçeklerden de bahsetmek zorundayız. Osmanlı döneminde bu bölgeler yani Ortadoğu savaşlarının, kan dökülmesinin olmadığı dönemler. Ortadoğu halkı hilafetin Osmanlılara geçmesinden sonra Osmanlıya karşı büyük bir kin beslemeye başlamışlardır. Fakat Osmanlı gücüne karşı hiçbir şey yapamayacaklarını bildikleri için her zaman bağlı ve tabi olmuşlar gibi davranmışlardır. Osmanlının güç kaybettiği Balkan savaşları sonrasında ve Birinci Dünya savaşında gerçek yüzlerini göstermişler ve kinlerini ortaya çıkarmışlardır. Ortadoğu, Suriye Filistin ve Mısıra kadar olan bölgelerin hakimi olmaları için bu bölgelerde faaliyet gösteren İngiliz ajanları bölgedeki bedevileri organize ederek baskınlarla o bölgedeki Osmanlı birliklerini katletmiştir. Yabancı basın, hatta İngiliz basını bile yapılan katliamları kendi askerleri ağzından insanlık dışı olarak nitelendirmişlerdir. Şerif Hüseyin kuvvetlerinin yaptığı vahşet, Ermenilerin yaptıkları da az değildi fakat nedense hiç dillendirilmiyor.
Milattan önce 586’da yurtlarından, Babil’den sürülen Yahudiler, dünyanın dört bir yanına yayılmaya başlamışlar. Fakat nedense Yahudi karşıtlığı sonunda 1290 yılında İngiltere’den 1394’te Fransa’dan 1492 de İspanya’dan 1496 da Portekiz’den kovuldular. Görüldüğü gibi dünyayı dizayn eden yine İngiltere. Diğer ülkeler hep onun teorikçisi olmuşlar her zamanki gibi. Fakat 1789 Fransız ihtilalinden sonra Rönesans hareketleriyle Avrupa ya yerleşen eşitlik kavramıyla birlikte, Yahudi toplumu Avrupa da biraz daha güvenli bir hayat sürmüşler. Rahatlıkla ticaret, sanat ve sanayi dalında kendilerini geliştirmişlerdir. Ta ki XIX YY. da Avrupa’da yaygınlaşmaya başlayan milliyetçi ve ırkçı söylemler ve davranışlar Avrupa’daki Yahudi toplumunun rahatını bozmaya başlayana kadar. Irkçılığın son haddine çıktığı bu yıllarda katliamlar, saldırılar önü alınamayacak boyutlara çıkınca Avrupa ülkeleri Yahudi toplumuna kalıcı bir yurt olabilecek alanlar, bölgeler bulma zorunluluğu olduğuna karar verdiler. Dünya üzerinde uygun görülen yerlerin Uganda ve Filistin olacağına karar verdiler. Yahudi toplumu Uganda olmayacağını fakat vaad edilmiş topraklar içinde olduğu için Filistin’in en uygun yer olduğuna karar verdiler. Bu tarihlerde hasta adam olarak adlandırılan Osmanlı İmparatorluğu bu plan için en uygun bölge idi. II. Abdulhamit, sunulan bu göç programlarına karşı çıktı, hatta para karşılığında göçmen kabulüne bile izin vermedi. İngilizlerin yoğun çalışmaları ile bölge halkının da desteği ile 1881-1891 yıllarında Avrupa ve Rusya dan Hacı adayları bahanesiyle 145.000 Yahudi göç ettirildi bu bölgeye. Bu gelenlerin, eğitimsiz, çağdışı kalmış bedevi halkını eğitileceği ve bölgenin gelişmesine yardımcı olacağı bahanesiyle 1892 ikinci göç kafilesi olarak 500.000 Yahudi daha geldi bölgeye. Gelen göçmenler değerlerinin çok üstünde fiyat vererek toprak almaya başlayınca hükümet Yahudilere mülk ve toprak satışını tamamen yasakladı. Fakat para hırsına yenik düşen bölgedeki Arap bedevileri, büyük toprak sahipleri, yüksek fiyatları görünce İngilizlerin aracılığı ile toprakları satmaya devam etiler.
II. Dünya savaşı ve Almanların Yahudi toplumuna karşı uyguladığı asimilasyon politikası göçü hızlandıran politikalardandı. Nihayetinde 1948 de İsrail Devleti kuruldu. Arap ülkelerinin, iki milyonluk bu göçmen devleti, ne zaman istersek, bizi rahatsız etikleri anda tükürsek boğarız dedikleri İsrail,
1967 de 6 gün içinde çevresindeki bütün Ülkeleri dize getirdi ve bütün çevre ülkelerden toprak alarak gücünü gösterdi. Günümüze kadar her geçen gün topraklarını genişletti ve bugüne gelindi. Yüzyıllardır itilip kakılan, katliamlara mazur kalan oradan oraya sürülen Yahudi toplumu şimdi kendilerine yapılanların öcünü alıyor. Fakat kendilerine bunu reva görenlerden değil, Filistin toplumundan. Hem de öyle bir öç alıyor ki çoluk, çocuk, kadın, ihtiyar, hasta demeden en vahşi savaş aletleri ile saldırıyor. Ne yazık ki Filistin toplumu hiçbir şey yapamıyor. Bölge halkını kurtaracağı ümidiyle bel bağlanan Hamas da bu savaşı başlatmanın vebalini üstünde taşıyor tabi ki. Avrupa ülkeleri ve Amerika da Yahudilere tam destek vererek kendilerince günah çıkarıyor. Birleşmiş milletler Unesco ve Unicef bu insanlığa yapılanların karşında üç maymunu oynuyor. Bu kurumların sadece kendileri için var olduğu bütün dünya tarafından her halde anlaşılmıştır.
Tarih tekerrürden ibarettir, bu olaylardan ders almalıyız ve Türkiye olarak göçmen politikalarımızı tekrar tekrar gözden geçirmeliyiz.
2024’e girerken bütün okurlarımın yeni yılını kutluyor, 2024’ün bütün isteklerimizi gerçekleştireceğimiz bir yıl olmasını temenni ediyorum.
Hoşça kalın sağlıkla kalın Allaha emanet olun.
Etiketler: