Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Şah’tan Rumeli’ye geçmesini
istediği andan bugüne, Rumeli bizim için her zaman dualarımızın başında,
rüyalarımızın içinde, hülyalarımızın etrafında yer almıştır. Bizim için
Balkanlar yani Rumeli; sıradan bir coğrafi bölgenin adı olmanın çok fevkinde,
farklı milletlerin, farklı dinlerin, farklı kültürlerin bir arada ve mutlu bir
şekilde yaşadıkları “numene-i imtisal” bir hayatın adıdır. Bosna savaşı
sonrasında, Barış gücü altında gelen Amerikan askerlerinin generaline bir
gazetecinin: “Burada ne kadar kalacaksınız?” sorusunu sorduğunda, Amerikan
generalinin verdiği: “Osmanlı’dan bir gün daha fazla” cevabının arkaiğinde
yatan anlam bizim Rumeli algımızın farklı bir şekilde anlatımından başka bir
şey değildir.
Rumeli bizim sevdamızdır. Gaziyan-ı Rûm, Ahiyan-ı Rûm, Abdâlân-ı Rûm ve Bâciyân-ı Rûm’u bilmeden, bizim Rumeli sevdamızı bilmek mümkün değildir. Sarı Saltuk’u, Seyyit Ali Sultan’ı, Pir Hayati’yi, Server Ali Baba’yı, Harabati Baba’yı, Otman Baba’yı, Akyazılı Sultan Baba’yı, Ayvaz Baba’yı, Gül Baba’yı anlamadan bizim Rumeli sevdamızın anlaşılması mümkün değildir. 600 yıl kaldığımız Rumeli’yi sadece yönetmekle sınırlı kalmamışız; eğitim, kültür ve sanatımızı da orada yaşamış ve yöneticilerimizi de oradan seçmişiz. Aşık Çelebi’nin ünlü tezkiresi Meşairu’ş- Şuara”da: “Rivayet ederler ki, Prizren’de oğlan doğsa adından akdem mahlas korlar. Vardar Yenicesi’nde doğan oğlan baba diyecek vakit Farisî söyler. Priştine’de oğlan doğsa diviti belinde doğar derler. Binaenalâzâlik, Prizren şair menbaı, Yenice Farisî ocağı, Priştine kâtip yatağıdır” diye yazmasının temel nedeni budur.
Bütün bunlar, geçmişin altın sayfaları arasında vakit geçirmek için yazılmış değil. Bütün bunlar; dünü bugüne, bugünü yarına taşımak, yapılan yanlışları tekrarlamamak arzusuyla yazılmıştır. Dünü “keşke”lerle yad etmemenin yegane yolu bugünü gereğince, ihya etmek değil midir?