23 Mayıs 2026 Cumartesi
SON DAKİKA
Köşe Yazıları 18.12.2015

Dostluk üzerine...

1625 5 dk 0 yorum
Paylaş:

“Dostum alem seninçün ger olur düşmen bana

Gam değil zira yetersin dost ancak sen bana”

(Fuzûlî)

Dostluk, bitimsiz bir şiir, sonu olmayan bir şarkıdır. Dostluk suyu hiç kesilmeyen bir nehir, başı dumanlı bir dağdır. Çiçero: "Dostluğun karşılıklı yakınlığında kendisini dinlendirmeyen insan için yaşam, yaşam mıdır? Karşısında kendinle konuşuyormuş gibi her şeyi söylemeyi göze alabileceğin birini bulmaktan daha tatlı ne var? İyi günlerinde senin kadar sevinecek biri olmasaydı mutluluğundan ne zevk alırdın? Öte yandan da, kara günlerinde senden çok üzülecek bir dostun olmasaydı, o günlere katlanmak ne güç olurdu. Son olarak, peşinde koşulan her şey genellikle bir tek işe yarar: servet, harcamaya yarar; sözü geçerlik, saygınlık; toplumsal konum, övülme; zevkler, neşe getirir; sağlık, acıdan kurtarır, bedenini istediğin gibi kullanmana yardım eder. Dostluk, birçok iyiliği bir araya toplar, gözlerini nereye çevirsen onu orda hazır bulursun, hiçbir yere yabancı, hiçbir zaman yersiz ve cansıkıcı değildir; bunun için derler ki, ateş ve sudan çok dosta gereksinmemiz vardır." diye anlatır dostluğu.

 Ve dost; yaslandın mı çınar gibi olandır, daraldığında dağ gibi olan. Ekmek kadar asil su kadar azizdir dost.  Ve dost bezm-i elestte verdiği ahde bağlı kalandır. Mevlana “dost”u güzel  bir hikaye ile anlatır. O hikayede, dostlarını anlamaya çalışan ve onlara taş atan bir adamın hikayesi saklıdır. Adam dostlarına daha doğrusu dost bildiklerine taş atmaya başlayınca kendisine taş atılanlar bir yandan kaçmaya çalışırken diğer yandan da:

“Neden bize taş atıyorsun, biz senin dostunuz” diye  bağırıp dururlar. Bunun üzerine taş atan adamın cevabı çok enteresandır: “Bu nasıl dostluktur ki, benim attığım bir taşa bile katlanamıyorsunuz, oysa dost, dostun zahmetine katlanandır…”

 Köpeğini çok seven ve onunla birlikte bir trafik kazasında ölen adamın hikayesini bilirsiniz. Hikayeye göre; adam köpeğini çok sevmektedir. Bir gün köpeğini de arabasına alarak yolculuğa çıkarlar. Hikaye bu ya; geçirdikleri trafik kazası sonucu adam ve köpeği birlikte ölürler.

 Köpeğiyle birlikte gökyüzüne çıktıktan sonra, bembeyaz bulutların arasında dolaşmaya başlarlar... Adam çok susamıştır... Biraz su bulabilmek umuduyla yürümeye devam ederlerken, birden kendilerini rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçenin önünde bulurlar... Bahçe kapısının önünde beyazlar içinde bir kadın vardır...

Adam, köpeğiyle birlikte kadına yaklaşır ve:

“Burası neresi?..” diye sorar. Kadın:

“Burası cennet efendim...” der.  

Adam bunun üzerine sevinçle "Harika" diye çığlık atar. Sonra hemen sorar:

“Peki bana biraz su verebilir misiniz? Gerçekten çok susadım..."

Kadın son derece sakin cevap verir:

“Tabii efendim... İçeri girin, içeride dilediğiniz kadar su bulabilirsiniz...”

Adam, köpeğine döner ve ona:

"Hadi oğlum içeri giriyoruz, sen de susamışsındır..." diyerek kapıya doğru yürür...

Birkaç adım atmışken kadın onu birden durdurur:

“Üzgünüm efendim” der ve devam eder:

“Köpeğiniz sizinle gelemez... Hayvanları içeri almıyoruz...”

Adam, kadının bu sözleri üzerine durur ve bir an düşündükten sonra geri döner, köpeğiyle birlikte

geldiği yolun tam tersi yönünde yürümeye başlar.

Yolun sonunda karşılarına çiftlik girişini andıran bir kapının önünde duran yırtık pırtık elbiseli bir dede çıkar...

Adam bu kez bu dedeye sorar:

“Affedersiniz, çok susadım, bana biraz su verebilir misiniz?..”

Dede, mütebessim bir halde, “evet” manasına gelececek şekilde başını sallar ve:

 "İçeri buyur" der,  ve ekler:

"Kapıdan girdikten sonra sağ tarafta bir çeşme var evlat..."

Adam çekinerek sorar:

"Peki, köpeğim de benimle gelip oradan su içebilir mi?"

Dede yüzündeki güzel tebessümü çoğaltarak cevaplar:

"Tabii" der ve yine ekler:

"Çeşmenin yanında köpeğinin de su içebileceği bir kâse bulacaksın..."

Bu sözler üzerine Adam köpeğiyle birlikte içeri girer.

Adam, içeride suyu içtikten  ve köpeğine de içirdikten sonra,  geri döner ve Dede'ye:

"Su için çok teşekkürler... Çok makbule geçti” der ve hemen ekler:

“Peki burası neresi?..”

Dede nur gibi parlayan yüzündeki zeytin gözlerini açarak cevap verir:

"Burası cennet oğlum..." 

Adam şaşırarak sorar:

"Ama nasıl olur, biraz önce, burası gibi kırık dökük olmayan muhteşem bir yere gitmiştik. Orasının Cennet olduğunu söylemişlerdi..." Dede:

"Şu rengarenk çiçeklerle süslü altın kapılı yer mi?.." diye sorar bu kez, biraz da aldırmaz bir tavırla. Sonra Adamın cevabını beklemeden devam eder:

"Ama orası Cehennem..."

Adamın şaşkınlığı iyice artar. Anlamaya çalışan bir ifadeyle sorar:

"Demek orası cehennem olduğu halde cennet diye söylüyorlar. Peki ama orası sizin adınızı kullanarak insanları kandırıyor diye hiç kızmıyor musunuz?”

Dede, bakışlarını bir an uzaklara yönlendirir öylece konuşmaya başlar:

"Hayır kızmıyoruz... “ der ve ekler:  

“Çünkü onlar, böyle yaparak, kendi çıkarı için en iyi, en yakın arkadaşını yarı yolda bırakanları, cennetten uzak tutmuş oluyorlar..."

 

 

Etiketler:

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

0 / 255

E-posta adresiniz yayınlanmaz. Yalnızca adınız ve yorumunuz görüntülenir.