Yine sallandık, yine yıkıldık. Cumhuriyet tarihinin ölçek olarak en şiddetli ikinci, tesir ettiği bölgenin genişliği açısından belki de dünyanın en büyük depremlerinden birini yaşadık. Ülke nüfusunun her yedi insanından biri, iki büyük sarsıntının travması ve yıkımını yaşar, enkaz altında kalırken, geride kalan bizlerin tamamına yakını gögüs kafeslerimizin içinde mahsur kaldık. Bir yanda buğulu gözler, diğer yandan büyük yürekler ırmak ırmak bölgeye aktık.
Milletin ayaktaki çocukları enkazdaki kardeşlerine ilik olmaya, kemik olmaya, can olmaya, kan olmaya yarışa tutuştuk. Enkazdakiler için yerleri, bizler için zaman dardı. Zaman içinde zaman yaşayan yüce ruhlu millet yine destan yazarken enkazın üzerine bir de siyasetin kiri çöktü.
Depremin siyaseti olmaz mı? Olur elbette. Topraklarında dünyanın en sismik bölgesi olan Ege’yi barındıran, topraklarını çengel bulmaca gibi yukarıdan aşağıya, soldan sağa ikiye hatta dörde bölen fay hatlarının geçtiği bir ülkede depremin siyaseti elbette olur. Ama enkaz üzerinde değil.
Her depremden sonra sınıfta, gelecek bir sonraki depremde bütünlemede kalan siyaset esnafı yaşadığı oy kaygısını, seçim kavgasını enkaz bölgelerine yardımlardan önce taşımamalı. Hatta hiç konuşmamalıydı. Olmadı. Daha depremin ilk saatlerinde hükümet sözcüsü “ittifak teşkilatlarından”, muhalefet lideri “deprem paralarından” girdiler çıktılar sözlerine. Birinin teşkilat dediği kamunun imkanlarıyken, diğerine toplanan deprem paralarını hemen oracıkta versen harcayacak yer bulamazdı. Biri devleti kendi sanıyor, diğeri paranın para etmediği zamanlar yaşadığımızı unutuyor sanki. Siyasi kaygıyla. Cesetlerimizin üzerinde. Her zaman olduğu gibi millet, devletten önce pozisyon alıyor. Sadece “merhamet ittifakı” sadece kendi azığıyla…
Neden?
Çünkü bu ülkede siyaset, siyaset esnafı için geçim kaynağı. Oysa siyaset topluma hizmet etmenin birkaç yolundan en geniş tabana sahip olanı.
Dünyanın belki de en iyi en çağdaş yapı, risk ve deprem yönetmeliklerini yazabilen fakat çıkar kavgasının toplumsal başlıklarından oy kaygısı, yolsuzluk, rüşvet, hırsızlık, akılsızlık hallerinin toplumsal yan etkilerinin minderinde, imar aflarını hayata geçirip kendi yazdığı mevzuatla güreşe tutuşan bir akla dünyanın neresinde taban bulma şansı verilir? Tabanın da siyaset esnafı ile aynı akla sahip olduğu coğrafyalarında. Kaçak olduğunu, yaşamaya uygun olmadığını bildiği evini, katını, çıkmasını, çatısını affetsin diye siyaset esnafını “ imar aflarına” zorlayan, siyaset esnafının içinde azınlıkla bulunan “akıl üretebilen” kentsel dönüşüm plan ve uygulayıcılarına her türlü zorluğu yine siyaset esnafı ile ittifak kurarak çıkaran, onları yalnız bırakan ortaklıkların hakim olduğu yerlerinde. Enkaz başında siyaset yapmanın, yapana alkış tutmanın, depremde mağdur olmuş, yakınları enkaz altında kalmış olanların feryatlarına çözüm bulamasa bile sırıtarak karşılık vermenin ayıp sayılmadığı kesimlerinde.
Oysa bizi vahdet kurtarır. Tevhid, doğayla barışık olmak demektir. Nerede ev, nerede tarım yapılacağı, nerede fabrika kurulacağını bilmektir. Doğanın yasalarını tanımaktır. O yasaları en iyi uygulayanların meydanı boş bulunca da maalesef ilahlaştırdıkları “bilime” düşman olmamak aksine o ilahlara “la” çekerek ilme. bilime sahip çıkmaktır.
Bir de “Tekbir” var. Yaşamına yön verirken doğa yasalarını değil, o “Yasaların Sahibini” her işlerinin içinde görenlerin , kula kulluğu reddedenlerin parolası, işaretidir. Kalplerdeki karşılığını yükseldiği dillerden ziyade geçtiği gönüllerden alan “iman aktidir”. Bu yönüyle beş parmağı olan herkesin parmaklarıyla sembolize edebildikleri bir ideolojinin değil “Mekanın Sahibini” hatırlamanın en güzel ifade ediliş şekillerinden sadece biridir.Saltanatlarına kulluk etmemizi bekleyenlerin küfürlerine karşı söylenebileceklerin en güzelidir. Onun için; “Allah-u Ekber”...
Milletin ayaktaki çocukları enkazdaki kardeşlerine ilik olmaya, kemik olmaya, can olmaya, kan olmaya yarışa tutuştuk. Enkazdakiler için yerleri, bizler için zaman dardı. Zaman içinde zaman yaşayan yüce ruhlu millet yine destan yazarken enkazın üzerine bir de siyasetin kiri çöktü.
Depremin siyaseti olmaz mı? Olur elbette. Topraklarında dünyanın en sismik bölgesi olan Ege’yi barındıran, topraklarını çengel bulmaca gibi yukarıdan aşağıya, soldan sağa ikiye hatta dörde bölen fay hatlarının geçtiği bir ülkede depremin siyaseti elbette olur. Ama enkaz üzerinde değil.
Her depremden sonra sınıfta, gelecek bir sonraki depremde bütünlemede kalan siyaset esnafı yaşadığı oy kaygısını, seçim kavgasını enkaz bölgelerine yardımlardan önce taşımamalı. Hatta hiç konuşmamalıydı. Olmadı. Daha depremin ilk saatlerinde hükümet sözcüsü “ittifak teşkilatlarından”, muhalefet lideri “deprem paralarından” girdiler çıktılar sözlerine. Birinin teşkilat dediği kamunun imkanlarıyken, diğerine toplanan deprem paralarını hemen oracıkta versen harcayacak yer bulamazdı. Biri devleti kendi sanıyor, diğeri paranın para etmediği zamanlar yaşadığımızı unutuyor sanki. Siyasi kaygıyla. Cesetlerimizin üzerinde. Her zaman olduğu gibi millet, devletten önce pozisyon alıyor. Sadece “merhamet ittifakı” sadece kendi azığıyla…
Neden?
Çünkü bu ülkede siyaset, siyaset esnafı için geçim kaynağı. Oysa siyaset topluma hizmet etmenin birkaç yolundan en geniş tabana sahip olanı.
Dünyanın belki de en iyi en çağdaş yapı, risk ve deprem yönetmeliklerini yazabilen fakat çıkar kavgasının toplumsal başlıklarından oy kaygısı, yolsuzluk, rüşvet, hırsızlık, akılsızlık hallerinin toplumsal yan etkilerinin minderinde, imar aflarını hayata geçirip kendi yazdığı mevzuatla güreşe tutuşan bir akla dünyanın neresinde taban bulma şansı verilir? Tabanın da siyaset esnafı ile aynı akla sahip olduğu coğrafyalarında. Kaçak olduğunu, yaşamaya uygun olmadığını bildiği evini, katını, çıkmasını, çatısını affetsin diye siyaset esnafını “ imar aflarına” zorlayan, siyaset esnafının içinde azınlıkla bulunan “akıl üretebilen” kentsel dönüşüm plan ve uygulayıcılarına her türlü zorluğu yine siyaset esnafı ile ittifak kurarak çıkaran, onları yalnız bırakan ortaklıkların hakim olduğu yerlerinde. Enkaz başında siyaset yapmanın, yapana alkış tutmanın, depremde mağdur olmuş, yakınları enkaz altında kalmış olanların feryatlarına çözüm bulamasa bile sırıtarak karşılık vermenin ayıp sayılmadığı kesimlerinde.
Oysa bizi vahdet kurtarır. Tevhid, doğayla barışık olmak demektir. Nerede ev, nerede tarım yapılacağı, nerede fabrika kurulacağını bilmektir. Doğanın yasalarını tanımaktır. O yasaları en iyi uygulayanların meydanı boş bulunca da maalesef ilahlaştırdıkları “bilime” düşman olmamak aksine o ilahlara “la” çekerek ilme. bilime sahip çıkmaktır.
Bir de “Tekbir” var. Yaşamına yön verirken doğa yasalarını değil, o “Yasaların Sahibini” her işlerinin içinde görenlerin , kula kulluğu reddedenlerin parolası, işaretidir. Kalplerdeki karşılığını yükseldiği dillerden ziyade geçtiği gönüllerden alan “iman aktidir”. Bu yönüyle beş parmağı olan herkesin parmaklarıyla sembolize edebildikleri bir ideolojinin değil “Mekanın Sahibini” hatırlamanın en güzel ifade ediliş şekillerinden sadece biridir.Saltanatlarına kulluk etmemizi bekleyenlerin küfürlerine karşı söylenebileceklerin en güzelidir. Onun için; “Allah-u Ekber”...
Etiketler: