İnsan, fıtratı gereği birtakım şeylere muhtaçtır. Akla ilk gelen yemek, içmek gibi fiziksel ihtiyaçların ötesinde insan için sosyalleşmek olmazsa olmazıdır. Günümüzde keşfedilen en eski tarihi kalıntılara dahi bakarsanız hemen hepsinin bir topluluktan, yani birden fazla insandan kalma olduğunu göreceksiniz. Bu sosyalleşmenin ilk çağlarda bazı avantajlardan kaynaklandığı söylenebilir. Zira grup halinde avlanmak, dış tehditleri bertaraf etmek gibi şeyler daha kolay olmaktaydı. Ama aradan geçen yüzlerce ve binlerce yılın ardından bugün yapılan araştırmalar bize gösteriyor ki bu sosyalleşme ihtiyacı sadece fiziksel değil aynı zamanda psikolojik olarak da insan ihtiyaçlarının başında yer alıyor.
Buraya kadar anlatmaya çalıştığım şey zaten hepimizin malumudur. Peki ama bu sosyalleşmenin hayatımıza tezahürü nedir? Sayısız cevabı olan bu sorunun alanımızla alakalı kısmını cevaplayacağım: “Bir arada yaşama isteği.” Önce küçük aileler, sonra kabileler, kavimler bir arada yaşamaya başladılar. Daha sonra ise kent kavramı ortaya çıkınca çok daha kalabalık insan grupları bir arada yaşamaya başladılar ve süreç bugüne kadar geldi.
İşte sorunlar bu süreçten sonra ortaya çıkmaya başladı. Zira insanlar bahsedilen sosyalleşmede sınır tanımamaya başladılar. Her türlü ihtiyacını 3 bin kişilik bir kentte temin edebilecek insanlar 30 bin kişilik kentlere göç etmeye başladı. 30 binlik şehirlerdekiler 3 milyonluk olanlara gitti. Ve bu göç zinciri neticesinde günümüzde 10 milyon, 20 milyon ve belki de daha fazla nüfusa sahip birçok kent meydana geldi. Kırsal alan dediğimiz bölgelerde yaşam bitti dersek belki de yanılmayız. Ülkemiz özelinde konuşacak olursak TÜİK verilerine göre ülke yüz ölçümünün %1,6’sını oluşturan küçük bir alanda 2022 yılı sonu itibariyle yaklaşık 58 milyon kişi yaşamaktadır. Yani neredeyse nüfusumuzun %68’i yoğun nüfuslu kentlerde yaşamını sürdürmektedir. Bu oranın cumhuriyetin ilk yıllarında %25’ten az olduğu tahmin edilmektedir.
1940’lı yıllarda 700 bin civarı nüfusu olan İstanbul 50’li yıllarda 1 milyon sınırını aşmış, 2000’li yılların başında ise 10 milyonun üzerine çıkmıştır. Bugün ise 16-17 milyon nüfusa ulaşmıştır. Bu rakamlar bize gerçekten de sosyalleşmede sınır tanımadığımızı çok iyi anlatmakta. 100 yıldan daha kısa bir sürede nüfusunu neredeyse 25’e katlayan bu şehirde insanlar barınma ihtiyaçlarını nasıl karşılamakta? Ya da karşılayabilmekte mi?
Kırsaldan büyük şehirlere yoğun göçün ilk olduğu dönemlerde hepimizin gözünde canlandırabildiği gecekondu diye isimlendirilen ve hatta bugün bile bazı bölgelerde görebildiğimiz evlerde insanlar barınmaya çalıştılar. Genellikle tek odalı olan bu gecekondularda bazen birkaç aile birlikte yaşamaya başladılar. Ya da yaşamaya çalıştılar. Bu gecekondular göçün de etkisiyle o kadar çoğaldı ki gecekondu şehirler meydana gelmeye başladı. Üstelik elektrik, temiz su, atık su sistemi gibi birçok imkandan mahrum bir şekilde. Tüm bunların haricinde, yüz kişilik köyünde ya da bin kişilik kasabasında yaşayan insanlar birdenbire çok daha kalabalık bir ortamda ve çok daha kötü şartlar altında yaşamlarını sürdürmeye başladılar.
Buraya kadar anlatmaya çalıştığım şey zaten hepimizin malumudur. Peki ama bu sosyalleşmenin hayatımıza tezahürü nedir? Sayısız cevabı olan bu sorunun alanımızla alakalı kısmını cevaplayacağım: “Bir arada yaşama isteği.” Önce küçük aileler, sonra kabileler, kavimler bir arada yaşamaya başladılar. Daha sonra ise kent kavramı ortaya çıkınca çok daha kalabalık insan grupları bir arada yaşamaya başladılar ve süreç bugüne kadar geldi.
İşte sorunlar bu süreçten sonra ortaya çıkmaya başladı. Zira insanlar bahsedilen sosyalleşmede sınır tanımamaya başladılar. Her türlü ihtiyacını 3 bin kişilik bir kentte temin edebilecek insanlar 30 bin kişilik kentlere göç etmeye başladı. 30 binlik şehirlerdekiler 3 milyonluk olanlara gitti. Ve bu göç zinciri neticesinde günümüzde 10 milyon, 20 milyon ve belki de daha fazla nüfusa sahip birçok kent meydana geldi. Kırsal alan dediğimiz bölgelerde yaşam bitti dersek belki de yanılmayız. Ülkemiz özelinde konuşacak olursak TÜİK verilerine göre ülke yüz ölçümünün %1,6’sını oluşturan küçük bir alanda 2022 yılı sonu itibariyle yaklaşık 58 milyon kişi yaşamaktadır. Yani neredeyse nüfusumuzun %68’i yoğun nüfuslu kentlerde yaşamını sürdürmektedir. Bu oranın cumhuriyetin ilk yıllarında %25’ten az olduğu tahmin edilmektedir.
1940’lı yıllarda 700 bin civarı nüfusu olan İstanbul 50’li yıllarda 1 milyon sınırını aşmış, 2000’li yılların başında ise 10 milyonun üzerine çıkmıştır. Bugün ise 16-17 milyon nüfusa ulaşmıştır. Bu rakamlar bize gerçekten de sosyalleşmede sınır tanımadığımızı çok iyi anlatmakta. 100 yıldan daha kısa bir sürede nüfusunu neredeyse 25’e katlayan bu şehirde insanlar barınma ihtiyaçlarını nasıl karşılamakta? Ya da karşılayabilmekte mi?
Kırsaldan büyük şehirlere yoğun göçün ilk olduğu dönemlerde hepimizin gözünde canlandırabildiği gecekondu diye isimlendirilen ve hatta bugün bile bazı bölgelerde görebildiğimiz evlerde insanlar barınmaya çalıştılar. Genellikle tek odalı olan bu gecekondularda bazen birkaç aile birlikte yaşamaya başladılar. Ya da yaşamaya çalıştılar. Bu gecekondular göçün de etkisiyle o kadar çoğaldı ki gecekondu şehirler meydana gelmeye başladı. Üstelik elektrik, temiz su, atık su sistemi gibi birçok imkandan mahrum bir şekilde. Tüm bunların haricinde, yüz kişilik köyünde ya da bin kişilik kasabasında yaşayan insanlar birdenbire çok daha kalabalık bir ortamda ve çok daha kötü şartlar altında yaşamlarını sürdürmeye başladılar.
Peki zaten henüz unutmadığımız ve benim de zihninizde canlandırmaya çalıştığım bu derme çatma yaşam alanlarında yaşayan insanlara barınma hakları verilmiş mi kabul edilmekteydi? Elbette hayır. Bahsedilen yaşam alanlarının birçoğu evden çok birer sığınak özelliği taşımaktaydı. Bu sebepledir ki farklı hükumetlerce birçok farklı gecekondu yasaları ya da planlı kentleşme planları oluşturulmuş ve uygulanmaya çalışılmıştır. Dolayısıyla bu gecekondular ya dönüştürülmeye başlanmış ya da şartları iyileştirmeye çalışılmıştır. Bu süreçte bir takım haksız kazançlar ve mağduriyetler de oluşmuştur ancak konumuzun akışı gereği bunlara değinmeyeceğiz. Bu dönüşümle birlikte bu barındırılamayan insanlar için yeni bir kavram ortaya çıkmış oldu: Toplu konutlar...
devamı bir sonraki sayıda
Etiketler: