GEÇTİĞİMİZ sene İdlip hattı, Türkiye-Rusya-İran-Hizbullah ve Esed rejimi arasında sıcak bir çatışma alanına dönüşmüştü. Bu öylesine bir durumdu ki Ortadoğu'nun çok aktörlü vekalet savaşlarının ötesinde ülkelerin kendi askeri ile kollektif olarak dahil olduğu tehlikeli bir duruma büründü.
İdlib'in Halep'e doğru uzanın kısmındaki yerleşkelerin bir bir kaybedilmesi şehrin merkezine doğru bir göç durumu başlatmış ve bu durum ordumuzu harekete geçirmişti. Nihayetinde 27 Şubat 2020'de başlayan Bahar Kalkanı Operasyonu rejim ve müteffiklerinin M4-M5 karayollarını kesişimi olan Serakib bölgesinin biraz gerisinde durdurmayı başarmıştı. Peki rejim ve müteffiklerinin bu taarruz hareketinin ve her gün yineleyen hava saldırlarının temel dayanağı nedir?
Burada birkaç önemli faktör öne çıkıyor. Birincisi İdlib bölgesi HTŞ (Heyet Tahrir al-Şam) denilen sayıları 90 bin olduğu tahmin edilen Selefi bir yapıya ev sahipliği yapıyor. Bu grup Türkiye-Amerika-Rusya ve çoğu BM üyesi ülkelerce terörist olarak nitelendiriliyor. Her ne kadar Rusya, Türkiye'den bu bölgedeki militanları silahsızlandırmasını istese de bu durum Türkiye için bile zor denilebilecek bir şey. Çünkü HTŞ tek bir yapıdan değil birden fazla selefi grupçuktan oluşuyor ve bunların her biri tek bir kaynaktan beslenmiyor. Bununla beraber bu grup Türkiye'nin sünni İslam anlayışına da muhalif bir ideolojiye sahip. Türkiye'nin içine düştüğü durum bir yandan bu örgütten bir şekilde kurtulmak iken öbür taraftan 3 milyon sivilin Türkiye'ye doğru göçünü engellemek. TSK'nın HTŞ'yi savunamayacağını ve savunmak gibi bir derdi olmadığını bilen Rusya ve rejim ekseni BM'nin HTŞ kararından da destek alarak her fırsatta biraz daha ilerlemeye devam ediyor. Geçtiğimiz sene rejimin hedefi Suriye'nin bütün büyük şehirlerinde üstünde bulunduğu M4-M5 hattının kontrolüne geri alıp rejimin ticaret damarlarını açmaktı. Sonrasında geçtiğimiz aylarda rejim muhalifi unsurların güneydeki büyük kalesi olan Derra bölgesini de geri alması rejimin ömrünü hem askeri hem ticari anlamda uzattı.
Bir başka yandan, Rejim ve PKK'nın Türkiye korkusu bu ikiliyi anlaşmalar vasıtasıyla iç içe geçirdi. Ayn al-Arab (sözde Kobani)-Tel Rıfat -Münbiç (Güney Kısım)- Ayn İsa gibi bölgelerde Rus ve Amerikan üslerinin yanı sıra Rejim ve PKK'nın ortak karargahları bulunuyor. Zaman zaman ÖSO ve Türkiye üslerine ortak saldırılar düzenlemeye yelteniyorlar. Zaten Rejimin artık yıkılma ihtimali kalmadığına emin olan Rusya şimdi de PKK'nın Suriye'de yöneticiliğine soyunmuş durumda. Biden iktidarı ile Türk-Amerikan ilişkilerinin bir anda buz kesmesi Rusya'ya daha da cesaret veriyor. Ayrıca AB (Avrupa Birliği) ile yapılan mülteci anlaşması Avrupa'ya mülteci akınlarını durdurma görevini Türkiye'ye yüklediği için AB'de Türkiye'ye sadece maddi destek ile İdlip meselesinden sıyrılmış durumda. Sonuç olarak ya Türkiye karşı bir hamle ile rejim kuvvetlerine kapatılmaz bir hasar verecek veya defansif bir şekilde diplomasi ile durumu gidebildiği yere kadar kontrol altında tutacak. Aynı zamanda Amerika’ya rağmen Suriye PKK'sı ile geniş çaplı bir mücadele kaçınılmaz.
İdlib'in Halep'e doğru uzanın kısmındaki yerleşkelerin bir bir kaybedilmesi şehrin merkezine doğru bir göç durumu başlatmış ve bu durum ordumuzu harekete geçirmişti. Nihayetinde 27 Şubat 2020'de başlayan Bahar Kalkanı Operasyonu rejim ve müteffiklerinin M4-M5 karayollarını kesişimi olan Serakib bölgesinin biraz gerisinde durdurmayı başarmıştı. Peki rejim ve müteffiklerinin bu taarruz hareketinin ve her gün yineleyen hava saldırlarının temel dayanağı nedir?
Burada birkaç önemli faktör öne çıkıyor. Birincisi İdlib bölgesi HTŞ (Heyet Tahrir al-Şam) denilen sayıları 90 bin olduğu tahmin edilen Selefi bir yapıya ev sahipliği yapıyor. Bu grup Türkiye-Amerika-Rusya ve çoğu BM üyesi ülkelerce terörist olarak nitelendiriliyor. Her ne kadar Rusya, Türkiye'den bu bölgedeki militanları silahsızlandırmasını istese de bu durum Türkiye için bile zor denilebilecek bir şey. Çünkü HTŞ tek bir yapıdan değil birden fazla selefi grupçuktan oluşuyor ve bunların her biri tek bir kaynaktan beslenmiyor. Bununla beraber bu grup Türkiye'nin sünni İslam anlayışına da muhalif bir ideolojiye sahip. Türkiye'nin içine düştüğü durum bir yandan bu örgütten bir şekilde kurtulmak iken öbür taraftan 3 milyon sivilin Türkiye'ye doğru göçünü engellemek. TSK'nın HTŞ'yi savunamayacağını ve savunmak gibi bir derdi olmadığını bilen Rusya ve rejim ekseni BM'nin HTŞ kararından da destek alarak her fırsatta biraz daha ilerlemeye devam ediyor. Geçtiğimiz sene rejimin hedefi Suriye'nin bütün büyük şehirlerinde üstünde bulunduğu M4-M5 hattının kontrolüne geri alıp rejimin ticaret damarlarını açmaktı. Sonrasında geçtiğimiz aylarda rejim muhalifi unsurların güneydeki büyük kalesi olan Derra bölgesini de geri alması rejimin ömrünü hem askeri hem ticari anlamda uzattı.
Bir başka yandan, Rejim ve PKK'nın Türkiye korkusu bu ikiliyi anlaşmalar vasıtasıyla iç içe geçirdi. Ayn al-Arab (sözde Kobani)-Tel Rıfat -Münbiç (Güney Kısım)- Ayn İsa gibi bölgelerde Rus ve Amerikan üslerinin yanı sıra Rejim ve PKK'nın ortak karargahları bulunuyor. Zaman zaman ÖSO ve Türkiye üslerine ortak saldırılar düzenlemeye yelteniyorlar. Zaten Rejimin artık yıkılma ihtimali kalmadığına emin olan Rusya şimdi de PKK'nın Suriye'de yöneticiliğine soyunmuş durumda. Biden iktidarı ile Türk-Amerikan ilişkilerinin bir anda buz kesmesi Rusya'ya daha da cesaret veriyor. Ayrıca AB (Avrupa Birliği) ile yapılan mülteci anlaşması Avrupa'ya mülteci akınlarını durdurma görevini Türkiye'ye yüklediği için AB'de Türkiye'ye sadece maddi destek ile İdlip meselesinden sıyrılmış durumda. Sonuç olarak ya Türkiye karşı bir hamle ile rejim kuvvetlerine kapatılmaz bir hasar verecek veya defansif bir şekilde diplomasi ile durumu gidebildiği yere kadar kontrol altında tutacak. Aynı zamanda Amerika’ya rağmen Suriye PKK'sı ile geniş çaplı bir mücadele kaçınılmaz.
Etiketler: